Risale-i Nur ve Eşhas-ı Zaman

Hazırlayan: Lezgin Demir (Pandemi döneminde yazıldığı göz önünde bulundurulursa daha iyi anlaşılacaktır.)

RİSALE-İ NUR VE EŞHAS-I ÂHİRZAMAN  Hata yapmak acizliğinden kurtulamamış bu çalışmamız ahirzamanda geleceği haber  verilen şahısların Risale-i Nur penceresinden anlaşılmasına dairdir.  

Çalışmamız, Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde bahsedilmiş olan eşhas-ı ahirzaman ile  ilgili yerlerden yaptığımız alıntılar ve üzerine bizlerde uyandırdığı manalar ile  değerlendirdiğimiz bölümlerden oluşmaktadır.  

Yazımızda amacımız bu meselelere mutlak bir yorum getirmek değildir. Asırlar geçtikçe  gençleşen Kur’an-ı Kerim’in hakiki bir tefsiri olması hasebi ile Risale-i Nur’un asırlar  geçtikçe daha iyi anlaşılan manalarının bulunduğumuz zamana göre oldukça nakıs bir  yorumudur.  

Bu çalışma sadece nur talebelerine yönelik bir çalışma olduğundan ve nur talebeleri  mabeyninde süfyan ve mehdi mevzularında ittifak olduğundan israf-I kelam etmemek için bu çalışmada bu iki konuya temas edilmedi, sadece büyük deccal ve Hz. İsa aleyhisselam  konuları işlendi. 

BÜYÜK DECCAL  

  • Üstad hazretleri süfyanî deccalı öyle bir tarif etmiş ki kim okursa okusun süfyanın  kim olduğunu anlar. Hatta Sırr-ı İnna Atayna risalesinde direk izhar etmiştir.  Fakat Risale-i Nur’da büyük deccal hakkında da birtakım tarif ve tasviratlar olsa da  süfyan katiyetinde kim olduğunu bilemiyoruz. Bunun sebebi kanaatimiz büyük  deccalin Üstadın asrında zuhur etmediği yönünde. Çünkü eğer öyle olsa idi Üstad  nasıl süfyanı faş etmiş, aynen o katiyette büyük deccali de bildirirdi kanaatindeyiz.  Lakin bu konuda Nur talebeleri arasında ihtilaf var. Lenin, Stalin, Troçki gibi  isimlerinin olabileceğine dair görüşler mevcut. 
  • “Allahu a’lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya’da çıkmış.  Çünkü her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde  kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesi’nin tesisinde  mühim bir rol ile yahudi milletinden olan “Troçki” namında dehşetli bir  adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur  Lenin‘den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını  patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccal’ın komitesini ve  bir kısım icraatını gösterdiler.” (Şualar, Beşinci Şua) 
  • Üstadımız ahirzaman ile ilgili hadis-i şerifi tefsire başlarken şu ifadeyi kullanıyor;  “Bu rivayetin bir parça tevili Rusya’da çıkmış.“ Ve bitirirken de ekliyor; “Büyük  Deccal’ın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler“. Burada kullanılan ‘bir  parça’ ve ‘bir kısım’ ifadelerinden hareketle Büyük Deccal’in Lenin, Troçki olmadığı  aşikardır. Bu şahıslar yalnızca numune olarak ele alınabilir. Belki de asıl deccalden  evvel geleceği haber verilen deccallerdendirler. Bununla ilgili olarak geçen bazı  hadislerde, büyük deccalden önce küçük deccallerin zuhur edeceği haber  verilmektedir. Üstelik Sırr-ı İnna Atayna risalesinin başından da Üstadımız bu  konuya şöyle değinmiştir;  
  • “Bir zamân işittim ki; âhir zamân Deccâlinden evvel ona benzer küçük mikyâsta  müteaddid küçük Deccâller gelir ve bir kısmı geçmiş.” (Sırr-ı İnna Atayna) Ve bu risale okunduğunda görülecektir ki bu küçük deccallerden kasıt sufyaniyetin  önde gelen üç şahsıdır. Yani Büyük decal ile sufyan karıştırılmamalıdır. 
  • Stalin ismi ise Risale-i Nurlarda bir kere bile geçmemektedir. Zira malum komünist  rejimin fikir sahipleri olan Lenin ve Troçki gibi şahıslar büyük deccal ismini  alamıyorsalar, onların icraatçisi olan Stalin bu isme hiç layık olamaz. Yine onlar  gibi belki büyük deccalin bir numunesi olabilir. Hatta Stalin 1936-37 de başlattığı  büyük temizlik harekatıyla Troçki ve taraftarlarının ve Rusya’daki yahudilerin bir  çoğunu idam etmiş olup o komitenin birçok başları ve taraftarlarına ağır darbeler  indirmiştir. Üstad hazretleri bu olaya şöyle atıf yapmaktadır:  Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini ve nev’-i beşerin  kısm-ı a’zamını istibdadı altına alan bir müdhiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve  manen binler başından bir başı ve en müdhişi olan o göçüp giden adam, tokat  yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müdhiş cereyanın bütün  başları ve tarafdarları öyle semavî müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musibetlere  tutulmaya başladılar; kıyamete kadar azabını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyan-ı  semaviyeye ve İslâmiyet’e ettikleri cinayetlerin cezasını, çok geniş bir dairede  gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin pisliği ile dünyayı mülevves ettikleri  için, aynı istihracın gösterdiği tarihte, o mimsiz medeniyetin başına da öyle bir  semavî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.  Kastamonu Lahikası ( 86 – 87 )
  • Bununla beraber Risale-i Nur’da büyük deccalin bu mezkur şahıslar ve komitesi  olduğuna dair kesin delil mevcut değil Sadece büyük deccal kutb-u şimal  dairesinden zuhur edeceğinden dolayı Rusya’dan çıkacağına dair bir beklenti var.  Hem dönemin Rus hükumetinin ayn-ı deccalizm olduğu düşünülüyor. Halbuki  şimal dairesinde Rusyadan başka memleketler olduğu gibi deccalizm de sadece  komunizmden ibaret olmayıp komunizmden çok daha geniş, çok daha dehşetlidir.  Komunizm deccalizmin sadece bir cüz’üdür. İnkar-ı uluhiyet kavramı ise bilindiği  anlamı ile yalnız yaratıcıyı inkardan ibaret değil belki çok daha dessas ve hilelidir. 
  • “Büyük Deccal’ın kutb-u şimalî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine  kinaye ve işarettir. Çünki kutb-u şimalînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir  gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay  mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada  daima güneş görünür. Ben Rusya’daki esaretimde bu mevkiye yakın  bulunuyordum. Demek büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini  mu’cizane bir ihbardır.” (Şualar, Beşinci Şua) 
  • Buradan da anlaşılacağı gibi Üstadımız direkt olarak Rusya’dır dememiş. Yalnızca  işaret etmiş ve Rusya’yı o tabire örnek vermiştir. Bizim kanaatimiz dönemin Rus  hükumeti elbette bu mananın bir kısmıdır. Hem üstad hazretlerinin şu ifadeleri  yine meseleyi tenvir ediyor: 
  • “Rusya’daki bolşevizmin, âhirzamânda gelecek Deccâl’ın bir komitesi ve  numûnesini göstermektedir” diye yazdığımız hâlde yanlış mânâ verip hem pek  çok ulemâ-yı İslâm’ın müteaddid hadîslere istinâden…(Denizli Ağır Cezâ Mahkemesi  Riyâseti Makâmına) 
  • Elhasıl bu ihbara asıl masadak olacak zuhur önümüzdeki yıllarda meydana  gelecektir. Üstadımız gayba ait olan bu meseleye gaybtan haber verme adabı  çerçevesinde yalnızca işarette bulunmuş ve dönemin Müslümanları için akla kapı  açmıştır kanaatindeyiz. Bu iddiamıza ileride deliller getirmeye çalışacağız.  
  • Şimendifer meselesine de biraz değinelim. Trenin ilk defa İngiltere de  keşfedilmesi, İngiltere’nin şimal dairesine çok yakın olması gayet manidardır.  “Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir  hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark garb işitir ve  umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve  yedi kıt’asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek.” Diye zuhurundan on asır  evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu’cizane haber verir. Hem  Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve  gezmesi de heryeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları  baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki bir  kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi  güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya  tayyaredir veyahut…… (sükût lâzım!)” (Şualar, Beşinci Şua) 
  • Üstadın burada teknolojik vasıta ve lojistik araçları sırayla zikredip sonra sükut  etmesi Allahu a’lem deccalin merkebinin henüz o zaman keşfedilmemiş bir araç  olacağına işarettir . 
  • Hem ‘bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet  gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli  başına gönderir’ tabiri bir teşbihtir, hakikatte trenin yakıt bölümüne insanlar  atılmış değildir. Bundan murat şu olmalıdır ki; şimendifer ve gemi gibi vasıtalarla  ecnebilerin alem-I islamı ve biçare bazı kabileleri esaret altına almalarıdır. Bu  vasıtaların çizdikleri rotanın bir ucunda sömürgeler varken, ve bu vasıtalarla  sömürge yerlerine devamlı asker ve silah sevkiyatı yapılırken; diğer ucunda ise  aldatıcı suri yalancı cennet bulunmakta, bu vasıtalarla sömürülen bölgelerdeki  maddi zenginlikler medeniyet fantaziyelerinin olduğu yalancı cennetlere  taşınmaktadır. Şimendiferin keşfiyle dessas İngilizler sömürge alanlarını epey  genişletmişler ve bu sayede zamanın süper gücü olmuşlardır. Üstad hazretleri  Buruc suresinin 4-8 ayetlerini zikrettikten sonra şöyle buyurmaktadır. 
  • Şu cümle işaret ediyor ki: Şimendiferdir. Âlem-i İslâm’ı esaret altına almıştır. Kâfirler  onunla İslâm’ı mağlub etmiştir. Sözler ( 253 )  Şimeniferle ilgili yapılan teşbihi anlamaya çalışırken konuyla ilgili şu görsel  oldukça dikkatimizi çekti.  (girişteki resim)
  •  (bir kulağı ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi  güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli  başına gönderir.) Üstad Hazretlerinin şimendifer için yaptığı teşbih günümüzdeki  trenlere uymadığı halde bu uzay araçlarına tam muvafık geliyor. Hem günümüzde ve bilhassa önümüzdeki yıllarda en mühim bir galibiyet vesilesi bu araçlar olacağı  tahmin ediliyor. 
  • Üstelik içerisinde olduğumuz şu yıllarda her gün yeni bir uzaya yolculuk haberi ile  karşılaşıyoruz. İnsanoğlu yeryüzünde ki hakimiyete doymamış olacak ki gözünü  uzaya dikmiş durumda. Bilim insanları tarafından önümüzdeki 5-10 yılda uzay  turizminin başlayacağı ön görüsü ve Mars’ta insanlık adına yeni bir koloni  kurulması fikri de tesbitimizi destekler nitelikte. Demek ki önümüz deki yılların en  ilgi çekici ve en etkili aracı uzay gemileri olacak. Bu araçların yalancı cennet gibi teşrif edilmiş bir başında deccalin taraftarları uzaya seyahet ederken geride kalan  insanlar ise diğer başında cehennem ocağına maruz kalacak. Doğrusunu Cenab-ı  Hak bilir.
  • Elhasıl kutb-u şimal dairesi dendiği zaman akla sadece bir asır önceki komünist  Rusya gelmemelidir. 
  • Yine yukarıdaki kısımdan deccalin olağanüstü hallerinin teknoloji vasıtasıyla vukua  geleceği anlaşılıyor. Herhalde o zaman deccal, teknoloji derece-i kemaldeyken  icraatlarını göstereceği kuvvetle muhtemel. Demek denilebilir ki inkar-I uluhiyet  cereyanının en kuvvetli olduğu dönem, teknolojinin had safhaya çıkacağı  dönemdir. Ve harikalar asrındayız. Önümüzdeki yıllar daha birçok teknolojik  gelişmeye gebe.  
  • “Hattâ bir kısım ehl-i tahkik İmam-ı Ali’nin (R.A.) dediği gibi demişler ki: Onların  Deccal’ı Süfyan’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük  Deccal’ı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccal’ın cebr u ceberut-u mutlakına karşı itaat  etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da  olmaz.” (Şualar, Beşinci Şua) 
  • Burdan anlaşılıyor ki süfyan ve büyük deccalin istibdadı aynı seviyede olmayacak.  Büyük deccalin cebr ve ceberrutu için mutlak ifadesini kullanması çok ilginç.  Herhalde bu mutlaklık ifadesi yapay zeka teknolojileriyle mümkün olabilir. Hatta  bir numunesi Çin’de uygulamaya sokuldu. İnsanların yaptığı hal ve hareketlerden  konuştuğu her söze kadar sokaktaki kameralar ve evdeki telefon ve bilgisayarlarla  kaydedilip, yapay zekalarla analiz ediliyor, ve konulan kriterlere göre puanlama  yapılıyor. Puanı düşük olanlar en temel haklardan mesela ulaşım hizmetlerinden,  mesela alışveriş yapmaktan yararlanamıyor. Bunun için bireylerin kriterlere uygun  hareket edip puanını yükseltmesi gerekir. Yani her anınızı ülke geneli kurulan  kamera ve takip sistemleri ile an ve an izleyen mevcut hükumete tam itaat etmek  zorundasınız. Aksi takdirde sosyal bir ölüm sizi bekliyor. Arzu edenler Çin’deki  gelişmeleri araştırabilir. Hem uygur müslümanlarına yapılan zülüm süfyan  döneminde bile yapılmadı. İşte komünizm ile idare edilen Çin’de cebr-i mutlakın  bir tezahürü….  
  • Demek ki büyük deccal süfyandan daha dehşetli bir şahıs olacak fakat üstad  hazretleri yukardada verdğimiz üzere o yıllardaki dinsizlik cereyanının en müdhiş  şahsı olarak süfyanı gösteriyor. 
  • Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini ve nev’-i beşerin  kısm-ı a’zamını istibdadı altına alan bir müdhiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve  manen binler başından bir başı ve en müdhişi olan o göçüp giden adam 
  • “Evet, o işi yapan ise; küçük deccallerdir ki Büyük deccalin ileri karakoludur. Hem  o zamanın en fenası ulemanın fenasıdır. Yani dalaletin en fenası ulemau’s-su’  namı altındaki bir kısım bedbaht kisve-i ulemada, dini dünyaya satmış adamlardan  gelir.” (29. Mektub/ 8. Mesele/4. Remiz/Hatime)
  • Sırr-ı İnna Atayna risalesinden aldığımız yukarıdaki bölümde küçük deccaller namı  altında süfyanî komite ve o komitenin icraatçileri açıkça zikredilmiştir. Burada cayı  dikkat nokta şu ki: Mevcut büyük deccal yorumları Müslüman alemine bela olacak  süfyan komitesi ile dünyaya ve Hristiyan alemine bela olacak büyük deccal  komitesinin aynı zamanlarda zuhur ettiği yönünde. Halbuki Üstadımızın yukarıdaki  ifadelerinden açıkça görülüyor ki iki komitenin zaman dilimleri farklıdır. Süfyan  komitesi namı verilen küçük deccaller, büyük deccal komitesinin ileri karakoludur  yani önceden zuhur ederek zemin hazırlamışlardır. Yine Sırr-ı İnna Atayna  risalesinden meselemizi teyit eden başka bir yer:   ُر َو اِ ن َشانِئَ َك ْالَ ْبتَا ُه ‘‘ İle 1118 olmakla bu küçük deccallerden yüz sene sonra  Büyük Deccale işaret vardır. Nasıl ki; bu geçmiş yüzün iki başında mason  komitesinin ve onun bir mukaddemesi olan Yeniçeri içerisine giren fesad komitesi  ve o yüz’ün iki başındadır.   Allahu a’lem Bu gelecek yüz’ün dahi bu başında küçük deccaller komitesi; öteki  ُر َو اِ ن َشانِئَ َكَّ bulunduğundan komitesi deccalin büyük başındaْالَ ْبتَ işaret هُ ا ediyor.” ( 29. Mektub/ 8. Mesele/4. Remiz/Hatime)  ْالَ ْبتَر َو َشانِئَ َكَّ ا ُه ebced değeri 1017 olmakla üç küçük deccal olan süfyaniyetin üç  büyük mümessilinin isimlerinin ebced değerinin toplamına denktir. Ayetin  başındaki ن ِا lafzı cümlenin manasını te’kid edip pekiştirmektedir. كَ َئِشانَ وَهُ َّ ْالَ ْبتَرا küçük deccallere bakıyorsa, ن ِا lafzı kullanıldığında mana olarak büyük  deccali tahattur ettirir.ن ِا lafzının ebced değeri 101 dir. Bu ebced değerini Üstad  Hazretleri sufyan ile büyük deccal arasında geçen zaman olarak yorumluyor ve bir  asır sonra büyük deccale işaret olduğunu söylüyor. Açıkça görülüyor ki üstadın  beyanına binaen süfyanlardan 100 sene sonra büyük deccal zuhur edecek. İlk  cümlede deccaliyet ya da deccal komitesi değil de deccal demesi meselemizi teyit  ediyor. Devamındaki cümlede deccal komitesi demesi meselemizi cerh etmez.Çünkü aynı cümlede küçük deccaler komitesi de denilmiş. Ama biliyoruz ki  komiteyle beraber süfyanın şahsı da mevcut. Şahısların varlığı şahs-ı maneviye  engel teşkil etmez. 
  • “Hem her iki Deccal’ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve  münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudûr edeceği telakki ve  tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, manası gizlenmiş.” (Beşinci  Şua/Mukaddime/5.Nokta) 
  • Her iki deccalin asırları” ifadesi de iki dehşetli şahsın farklı asırlarda olacağını  açıkça ifade ediyor ve meselemizi teyit ediyor.  
  • Bu dinsiz komitenin büyük icraat tarihlerine çok yaklaştığımızdan, dikkatli ve  daima teyakkuzda olmak gerekir. Risalelerle donanmalı, dessas vartalara düşmemek için imanımızı kuvvetlendirmeye yönelik sa’y etmeliyiz. Hem içinde  bulunduğumuz durumları değerlendirirken büyük deccal komitesinin faaliyet  zamanında bulunduğumuzu göz önünde bulundurmalıyız. Zira süfyan komitesi  icraate başlayalı 1 asır geçti ki bu yukarıda bahsettiğimiz üzere büyük deccal  komitesinin icraate başlama tarihidir. Hem pandemi günlerinde camiler, dergahlar  ve dershanelerimizin kapandığını ve Risale-i Nur derslerinin iptal edildiğini,  Kabe’de ilk kez tavafın durduğunu, pandemi bitme noktasına geldiği halde halen  yüzyüze derslere eskisi kadar ehemmiyet verilmediğini nazara alıp 1 asır evvel  aynı hadiselerin süfyan komitesi tarafından icraate konulduğunu hatırlamalı ve  tarihin hikmet-i ilahi gereği tekerrür ettiği şu günlerde yaşanan her hadise de  büyük deccal komitesinin dessas elinin bulunma ihtimalinden şüphe etmeliyiz.  Hem bu pandemi sürecinde sadece islami cemaatlerin değil kiliselerin de  faaliyetlerinde aksama olması iddiamıza kuvvet veriyor.
  • “Bir günü, yani bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz  senede yapılmaz Şualar ( 587 ) Bu pandemi döneminde 300 yılda ancak yapılabilecek toplumsal değişimler  gerçekleştiği herkesin malumudur. Üstelik bu sıhhat bahane edilerek, doktorlar  kullanılarak yapıldı. Halbuki üstad hazretleri bu konuda nur talebelerini ikaz  etmişti.  
  • En zaîf damar ve dehşetli mani’, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet  verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder; zarurettir, mecburiyet var der, ruh  ve kalbi susturur; doktoru müstebid bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine  ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise fedakârane, ihlasla  hizmete zarar verir. Emirdağ Lahikası-1 
  • Maalesef bünyesinde çalıştırdığı doktorların mütedeyyin olmasını bırakın,  çoğunun dinsiz olduğu ve küresel sermayelerden fonlanan dünya sağlık örgütü bu  dönemde adeta bir müstebid hakim gibi kesildi, tüm hükümetler onların çizdiği  tedbirlere uymak zorunda bırakıldı.  
  • Bu müstebid hakim tabiri risale-I nurda bir tamlama şeklinde sadece iki yerde  beraber kullanılmaktadır. Risale-I Nurda hiçbir harf boş yere konulmuş  olmadığından elbette bu durum tesadüfe havale edilmez. Bu iki yer beraber  düşünülüp, nazm-I maanisi okunulmaya çalışılması gerekmektedir. Bu tabirin  tamlama şeklinde kullanıldığı diğer yer şudur: 
  • Rivayette var ki: “Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccal’ın  yalancı cennet ve cehennemleri bulunur Şualar ( 583 )
  1. İSA ALEYHİSSELAM  

MUKADDEME  

  • Evvela şunu belirtmek isteriz ki zaman cemaat zamanı olmakla birlikte cemaatin içinde  harika ferdler bulunabilir. Bu durum cemaat manasına ters olmamakla beraber  ekseriyetle şahs-ı manevilerin teessüsü bir veya birkaç ferdin zuhuruyla gerçekleşir.Nur  talebelerinin şahs-ı manevisi nitekim bu şekilde teşekkül etmiştir.  
  • “Halbuki şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil! Şahıs ne kadar dâhî ve hattâ  yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemaatın mümessili olmazsa, bir cemaatın şahs-ı  manevîsini temsil etmezse; muhalif bir cemaatın şahs-ı manevîsine karşı mağlubdur. Şu  zamanda -kuvvet-i velayeti ne kadar yüksek olursa olsun- böyle bir cemaat-ı beşeriyenin  ifsadat-ı azîmesi içinde nasıl ıslah eder? Eğer Mehdi’nin bütün işleri hârika olsa, şu  dünyadaki hikmet-i İlahiyeye ve kavanin-i âdetullaha muhalif düşer.” (Mektubat, 29. Mektup) 
  • Buradan da anlaşılıyor ki bir şahs-I manevinin mümessili olmak şartıyla harika fertler  bulunabilir ve mühim işler yapabilir. Yani Hz. İsa aleyhisselam tıpkı Hazreti Mehdi gibi bir  şahs-ı manevinin mümessili olarak vazife görecektir. Bunda zamanın cemaat zamanı  olmasına ters düşen bir durum yoktur. Hz. İsa aleyhisselamın fiileri ise adetullah kanunları  çerçevesinde olacaktır ve gücünü şahs-ı maneviden alacaktır. Hatta tıpkı Üstad Hazretleri  gibi kendi şahsını geri plana atacak, hep şahs-ı maneviyi ön plana verecektir. Çünkü  Risale-i Nur’lar bu dersi veriyor. Hz. İsa aleyhisselamın Mehdi’ye tabi olması Risale-i  Nurda ki düsturlara göre hareket edeceğini gösteriyor. Dolayısıyla Hazret-i İsa  Aleyhisselam nüzul ettiğinde Risale-i Nur’un temel bir prensibi olan ‘şahs-ı manevi’  müessesine tam riayet edeceği sonucuna varmak yanlış olmaz kanaatindeyiz. Bununla  ilgili şöyle bir hadis nakledelim:  
  • “İsa b. Meryem iner, onların (müslümanların) emiri olan Mehdi, kendisine ‘Gel bize  namaz kıldır’ der. O (Hz. İsa a.s) ise şu ümmete Allah’ın bir ikramı olarak,  ‘Hayır, sizin bazınız bazılarınızın emiridir’ der.” (Ahirzaman Mehdisinin Alametleri, Suyuti) 
  • Hazret-i İsa (a.s) ile Hazret-i Mehdi (r.a) bedenen aynı zamanda yaşamayacağını farklı iki  asrın mebusları olarak, farklı zamanlarda zuhur eden düşmanlarına karşı mücadele  edeceklerini yukarıda izah etmiştik. Buradan yola çıkarak hadis-i şerifte geçen Mehdi’nin,  şahs-ı Mehdi değil, Mehdi’nin şahs-ı manevisinden kinaye olduğunu düşünüyoruz ki bu  mana Risale-i Nur’a tam muvafık bir izahtır. Zira Hazret-i Mehdi’nin vefatından sonra  vazifesini şahs-ı manevisi olan Nur talebeleri devam ettirecektir. Dolayısıyla O’nun  vefatından sonra nüzul edecek olan Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın muhatabı da Risale-i  Nur’lar ve şakirtleri olacaktır ve tıpkı Hazret-i Mehdi’nin riayet ettiği gibi Hazreti İsa  Aleyhisselam da şahs-ı manevi fikrine tam riayet edecektir kanaatindeyiz. Zira ‘bazınız  bazılarınızın emiridir’ ifadesi veciz bir şekilde şahs-ı manevinin imam oluşuna işarettir  diye anlıyoruz. Doğrusunu Cenab-ı Hak bilir.   “Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımatından  tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nurâni bir letâfet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nurâniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle  semavatta bulunurlar.” (Mektubat, 1. Mektup) 
  • Hazret-i İsa aleyhisselamın üçüncü hayat tabakasında beden-i misali letafetinde ve cesed i necmi nuraniyetinde olması ve beşeriyet levazımatından tecerrüd etmesi o tabakadaki  bir kanun-u adetullahtır. Her tabakanın kanunları ayrı ayrıdır. Nasıl üçüncü tabakada  yaşarken oranın kanunlarına tabi ise nüzul ettikten sonra da bizim tabakamızın  kanunlarıyla hareket edecektir kanaatindeyiz. Orada melekiyet kesbettiğinden yeme içme gibi kayıtlardan azadedir. Fakat biiznillah nüzul ettiğinde bedeni bizim kadar  kesifleşmese bile hikmet gereği bazı kayıtlarla kayıtlanacaktır. Hatta bazı rivayetlerde  evleneceği ve çocuk sahibi olacağı geçmektedir. Şu var ki; Hazret-i Mehdi hakkında da  ümmet yanlış yorumlarda bulunmuş. Onun şahs-ı manevisi hakkında haber veren  hadislerin manaları bizzat şahsında beklenerek hurafevari manalar verilmiş. Halbuki  Hazret-i Mehdi (r.a) hayatının çoğunda beşeri kanunlara ve kayıtlara riayet ederek  yaşamıştır. Harikulade kerametlere mazhar olup yüksek bir velayet makamında  bulunuyor olmasına rağmen umumun genelinde imtihan sırrını bozacak şekilde hal ve  tavırlarda bulunmamıştır. Dolayısıyla Hazret-i İsa Aleyhisselam’da nüzul ettikten sonra  benzer bir şekilde hayatını idame ettirecek ve vazife gereği bazen olağanüstü hallere  sahip olsa da mücadelesini beşer suretinde devam ettireceği kanaatindeyiz.  
  • Aşağıda sunacağımız delillerden sonra akla şöyle bir soru gelebilir. Nur talebeleri bunca  açık ibarelere rağmen neden artık görevli bir şahıs gelmeyeceği kanaatine sahip oldular  ve Hazret-i İsa Aleyhisselamın önceden nüzul ettiği sonucuna vardılar?  
  • Bizce bu bir keramet-i Nuriyedir. Şöyle ki vakti gelene kadar Hazret-i İsa  Aleyhisselamın nüzulünü beklemek Nur talebelerinin vazifelerine zarar verebilirdi. Zira  Üstadın vefatından sonra yeni beklentiler içerisine girmektense ciddi ve sarsılmaz bir  şahs-ı manevi oluşturmak vazifesi olan Nur talebeleri, nüzul-u İsa hakikatine muntazır  kalsalardı bu vazifeyi bihakkın yerine getiremeyeceklerdi. Bu şekilde Hikmet-i İlahiye  nazarından meseleye bakılınca gayet yerinde bir kanaatin yıllardır Nur talebelerine hakim  olduğu görülüyor.  
  • “Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas  eder, belki de bir hodfüruşluk manasını hatıra getirir, belki bir şan şeref ve  makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok  safdil ve makamperest zâtlar, Mehdi olacağım diye dava ederler.” (Emirdağ Lahikası) 
  • Bu kanaat sayesinde nur talebeleri şahısperestlikten uzak kalmıştır. Fakat bu, hakikat  namına yeni tespitler yapmamıza engel teşkil etmemelidir. Zira nüzul-u İsa hakikati  yukarıda izah etmeye çalıştığımız şekilde ise Nur talebeleri olarak buna hazırlanmalı ve bu  hakikate hizmet etmek maksadıyla mesai sarf etmeliyiz. Unutulmamalı ki büyük deccale  komitesinin tahribatı ile hakiki İseviler ve müslümanlar birlikte mücadele edecektir.  
  • “Ümmetimden bir taife, kendilerine düşmanlık edenlere galip oldukları halde, Hak  üzerine mücadelede devam ederler. Hatta onların sonuncusu mesihüd deccal ile harp  eder.” (Ramuz El-Ehadis) 

Mukaddeme burda nihayet buldu, şimdi Hz İsa aleyhisselam ile ilgili meselelere ve  suallere risale-I nurlar ışığında yanıt bulmaya çalışacağız.

  1. İSA ALEYHİSSELAMIN CİSMEN NÜZULÜ MESELESİ 

Âhirzamana ait bazı ehadîs-i sahiha-i müteşabihenin mana-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir  kısım zahirî ülemalar, o rivayet ve hadîslerin zahirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini  inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta muhal bir sureti bekler bir tarzda, avam-ı  müslimîne zarar verirler. Bundan dolayı üstad hazretle avam-ı mü’mininin imanlarını  şübehattan kurtarmak için, bu müteşabih hadisleri tevil ve tefsir etmiştir. Ancak bu sefer de  bir kısım alimler burdan yola çıkıp tevil konusunda da ifrata gidiyor, muhkem olan ve ulema-i  usulud-din mabeyninde ittifak edilmiş ve hatta akaidi meselelere dahil edilmiş bir konu olan  Hz. İsa aleyhisselamın cismen nüzulünü onun şahs-ı manevisinin teşekkül etmesinden ibaret  görüyor, cismen nüzülün olmayacağını düşünüyorlar.  

  • Hz. Îsâ (as)’ın semâdan cism-i beşerîsiyle nüzûlü hakkında bütün muhakkık ehl-i sünnet  ulemâsı icmâ ve ittifâk etmiştir. Hatta bu hakíkati inkâr etmek veyâ te’vîllerle Hz. Îsâ  (as)’ın cismen gelmeyeceğini söylemek ise İbn Hacer gibi bir kısım ulemâ-i İslâmca  “küfür ve dalâlet” kabûl edilmiştir. Çünkü, âyetler ve hadîsler ve ulemânın kavilleri  sarîhtir, te’vîle kábil değildir. 
  • Ancak, bu sarâhati aynen kabûl etmekle berâber, muhkem olan hadîslerin işârî  ma’nâlarını söylemek de câizdir. Yoksa, sarâhati inciterek te’vîlâta sapmak, Ehl-i  Sünnet’in cadde-i kübrâsından ayrılmak demektir. İşte, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri  de bu noktayı ifâde için Kastamonu Lâhikası’nda ikinci harb-i umumiyi tahlil ettiği  mektubta, bu hadîslerin bir işârî ma’nâsını beyân ettikten sonra şöyle buyuruyor. 
  • “Evet, hadîs-i şerîfin ifâdesiyle Hz. Îsâ’nın semâvî nüzûlü kat’î olmakla  berâber; ma’nâ-yı işârîsiyle başka hakíkatleri ifâde ettiği gibi, bu hakíkate de  mu’cizâne işâret ediyor”  

Yani açıkça semavi nüzulün kat’I olduğu beyan ediliyor. 

  • Yani üstad hazretleri nüzulün mecazi yönünü ve şahs-I manevi boyutunu beyan  etmekle beraber cismen nüzul edeceğini de birçok yerde beyan ediyor. Hem nasıl  ki mehdi aleyhisselamın şahs-ı manevisiyle beraber şahsı da vardır, elbette Hz. İsa  aleyhisselamın da nüzulü şahs-I manevisinin teşekkül etmesinden ibaret değildir.  Onbeşinci mektupta konuyla ilgili yerlere bakalım. 
  • İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa  Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur  edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık  dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i  İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve  Kur’ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi’ ve İslâmiyet metbu’  makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad  neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i  semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak  cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine  istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli  Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır. Mektubat ( 57 ) 
  • Şimdi bu paragrafı iki kısma ayırıp öyle değerlendirmeye çalışalım.  
  • o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i  maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin  semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek,  hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir  nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur’ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi’  ve İslâmiyet metbu’ makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet  bulacaktır. 

Bu kısımda nüzul hakikatinin mecaziyönü olan hakiki iseviliğin zuhuru nazara  verilmiştir.  

Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde,  dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i  beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir  Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. 

  • Burada da şahs-ı manevi boyutu tamamlandıktan sonra cismen nüzul  gerçekleşeceği açıkça beyan ediliyor. Yani burden anlaşıldığı üzere önce Hz. İsa  aleyhisselamın şahsiyet-I maneviyesinden ibaret olan hakiki isevilik dini  rahmet-I ilahiyenin semasında nüzul edecek, sonra da İslama tabi olacak  istidadında iken Hz. İsa aleyhisselam cismen nüzul edecek. Yoksa cism-i  beşerisiyle nüzul etmezse cismen göğe yükseltilmesinin, hem de yukarda  üstadın semavatta cismiyle bulunduğunu beyan etmesinin bir manası  kalmazdı. 
  • Hem Risalelerde esma-i İlahiye mukteza-i hale mutabık kullanılmaktadır.  Yukarda konu izah edilirken Kadir-I Külli Şey isminin kullanılması, ‘adetullaha  muvafık olmayan ve mucizevari bir şekilde gerçekleşecek nüzulü yapmaya  Allah’ın nasıl ki herşeye yetecek kudreti vardır, nüzulü de gerçekleştirecek  kudreti vardır, hem çok kolaydır.’ manasına gelmektedir. 
  • Hem buradan da bu nüzulün henüz gerçekleşmediği sonucuna varabiliriz,  çünkü Hristyanlıkta tasaffi hareketleri olamsına karşın henüz tam hakiki  iseviliğe inkılab etmemiştir, hem isevler ile müslümanların – İslamiyet metbu  makamda olmak şartıyla- ittifakı henüz vuku bulmamıştır. 
  • …bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ı, İsa dinine ait en mühim bir  hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan  Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten  ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza  ettiği için va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek. Mektubat ( 57 ) Bu ifadeler de bizce konuyu bedahet derecesine getirmiştir. Hz. İsa  aleyhisselam gerçekten vefat etseydi – ki vefat etmediği birçok nas ile  muhkemdir- yine de Allah hikmeti onun nüzulünü iktiza ettiği için ona tekrar  cesed giydirip gönderecekti fakat zaten semavatta cismiyle bulunduğundan  tekrar cesed giydirilmesine gerek yoktur.
  • Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek  lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa  bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır. Mektubat ( 57 ) 
  • Burdan da anlaşılıyor ki hakiki İsa aleyhisselam nüzul edecektir. Eğer bu  mesele sadece şahs-I maneviden ibaret olsaydı üstadın bu ifadelerinin bir  manası kalmazdı.  Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın Şualar ( 587 )
  • Bu ifadeden de anlaşılıyor ki Hz. İsa aleyhisselamın bizzat şahsı ahirzamanda  deccale karşı mücadele edecek. Burda tevil edilmesi gereken kelime şahs-ı İsa  değil, kılıncı ifadesidir. Onun kılıncı Allah’u a’lem Kur’anın elmas kılıncı olan  Risale-i Nurdur. Hz. İsa aleyhsselam da risaleleri kendine program yapacak ve  inkar-ı uluhiyeti öldürecek. Zaten Hz. İsa aleyhisselamın namazda Hz Mehdiye  tabi olmasının bir manası da budur.  

Bu meseleyi nurun birinci talebesi olan Hulusi ağabeyin beyanatıyla noktalayalım. 

“Hz. Îsâ (as)’ın gelmesi, Muhbir-i Sâdık (asm)’ın haber vermesine binâen vukú’  bulacaktır. Fakat, ‘Hz. Îsâ (as) peygamber olduğu hâlde tekrar peygamberlik  yapmak için mi indirilecek?’ Bu suâle verilecek en ma’kúl cevâb: Bütün  peygamberlerin velâyetleri nübüvvetlerinden evveldir. Hz. Îsâ (as)’ın nübüvveti  velâyetinden evveldir. Âyet ile bu hakíkat sâbittir. Velâyetini itmâm için gelecektir.  Onun için Mehdî’ye iktidâ edecek, Şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecek,  bizzât gelecek. Hz. Îsâ (as)’ın gelmesi Îsevîliğin tasaffîsine bakıyor. Îsevîliğin  tasaffîsi var, ama tam değil.” 

İLERDE GELECEK ZAT MESELESİ  

  • Üstad Hazretleri müteaddid yerlerde ileride gelecek ve Risale-i Nur’u program  edinecek bir zattan bahsediyor. Mukaddemede de belirttiğimiz üzere münferid bir  şekilde harikulade bir ferd beklemek manasızdır fakat bir cemaatin mümessili  olacak birini beklemek bu zamanın hikmetine zıt değildir.  
  • Birazdan nakledeceğimiz konu ile ilgili yerlerin siyak sibakından anlaşıldığı üzere  gelecek zat Mehdidir. Fakat Mehdi aleyhisselamın Üstad Hazretleri olduğuna kati  yakinimiz var. Peki o zaman gelecek olan bu acip şahıs kim? Şahs-ı manevi olabilir  mi?  
  • Doğrusu biz şahs-ı manevi tevilinin tamamen yanlış olmasa da yetersiz biz izah  olduğu kanaatindeyiz. ‘Zat’ lafzı geçen her ifadeye ‘şahs-ı manevi’ manasını  koyunca, bazı yerlerde tam otursa da bazı yerlerde Zat’tan kastedilenin şahsı  manevi olmadığını düşünüyoruz. Ezcümle;  
  • “Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniyenin  zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile  uğramasıyla o zât, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın  muavenetiyle ve bütün ülema ve evliyanın ve bilhâssa Âl-i Beyt’in neslinden her  asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla o  vazife-i uzmayı yapmağa çalışır.” (Emirdağ Lahikası) 
  • Bahsi geçen ‘üçüncü vazife’ doğrudan siyaset ile alakadar ve bilfiil siyasetin içinde  olmayı iktiza ediyor. Halbuki Nur talebelerinin şahs-ı manevisi Risale-i Nur’dan  aldıkları derse binaen bilfiil siyaset içinde olmaktan şiddetle içtinab eder. Bir misal  daha;  
  • “Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı  için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda  gelse idi, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki  vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” (Tarihçe-i  Hayat) 
  • Buradan da anlaşılıyor ki bir asır sonra gelecek zat geniş daire olan siyaset  aleminde vazifedardır. Eğer bu zatın sahs-ı manevi olduğunu kabul edersek  mezkur yazının kaleme alındığı tarihten bir asır sonrasındayız, derhal siyasete  atılmamız gerekir. Ama o zaman Risale-i Nur daki düsturları çiğnememiz  gerekecetir ki bu mümkün değildir. O halde meselenin farklı bir izahı olmalıdır.  Şöyle ki;  
  • Yazımızın geride kalan kısımlarında Sırr-ı İnna Atayna risalesinden iktibas ile  bahsettiğimiz bir yerde Üstadımız yine burada olduğu gibi bir asır sonrasına atıfta  bulunarak büyük deccalin süfyan komitesinden bir asır sonra zuhur edeceğini  ifade ediyordu. Büyük deccal ile Hazret-i İsa Aleyhisselamın mücadele edecek  olduğunu ‘İsa Aleyhisselam büyük Deccal’i öldürür’ şeklinde rivayet edilen ve  beşinci şua’da da geçen hadislerden zaten biliyoruz. O halde Hz İsa aleyhisselam  da sufyandan bir asır sonra nüzul etmesi gerekmektedir. O zaman acaba burada  ‘bir asır sonra gelecek o zat’ denilerek haber verilen kişi, yine aynı ifadelerle süfyan komitesinden bir asır sonra zuhur edeceği anlaşılan büyük deccal ile  mücadele edecek olan Hazret-i İsa Aleyhisselam olabilir mi?

Evet, biz Hazret-i Üstadımızın ‘zat’ tabirinden ve bazı yerlerdeki ‘mehdi’  tabirinden, gayba dair bir haber olan bu meseleyi gayptan haber vermek adabına  hürmeten tevriye yaparak Hazreti İsa aleyhisselamı kastedmiş olabileceğini  düşünüyoruz. Bu konuyu izah etmeden evvel Üstadımızın tevriye yaptığı başka  yerleri delil olarak göstermek istiyoruz.  

  • “Said itiraznamesinde demiş ki: ‘Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak.’” (Şualar) Üstadımızın yalan söylemeyeceği muhakkaktır. Bizce Mehdi olduğu da kat’idir.O  zaman dolayısıyla seyyid olduğu da kesindir. Fakat biz bunu gene de risale-I  nurdan delillendirelim. 
  • Bazı hikmetlere binaen eserlerinde bunu kendisi bizzat zikretmemişse de  talebelerinden Büyük Ruhlu Küçük Ali rahmetlinin yazdığı bir haşiyeyi Osmanlıca  Lem’alar Mecmuasına alarak aslen seyyid olduğunu ortaya koymuştur. Haşiyenin  bir kısmı şöyledir:  
  • “… Bizce Üstadımız Saîd Nursînin birinci Âl’den olduğu kat’idir. Çünki,  sinek gibi bir mahlukun Üstadımızı taciz etmemesi, nesl-i mübarekinden  olan Abdülkadir Geylaniden bu hali Üstadımız irsiyet olarak almıştır. …  Küçük Ali” 
  • Üstad hazretleri seyyidse o zaman burada kullandığı ‘Ben seyyid değilim.’  ifadesinin tek izahı kalır ki, Üstadımız burada bir tevriye yapmıştır. Hazret-i  Üstadımız neseben seyyidliği nazara verirken aslında başka bir manayı kastediyor.  Tıpkı Hazreti İbrahim aleyhisselamın despot krala hanımı Hazret-i Sare için  kardeşimdir derken din kardeşliğini kastediyor olması gibi.  
  • Mahkemede savcılık Üstad hakkında, “gizli siyasi emeller taşıyor” manasını kasd  ederek “Eğer mehdilik iddia etse herkes arkasına düşecek ve devlete  başkaldıracaklar” mealinde bir iddiada bulunarak Üstad’ı ve talebelerini mahkum  etmeye çalışıyor. Hazret-i Üstad da onların bu evhamlarını dağıtmak için  mahkemede tevriye yapıyor. Yani iki anlama gelen bir sözün diğer anlamını  kasdederek onların iftiralarını suya düşürüyor. Suya düşüyor çünkü seyyid  olmadığını söyleyen bir insanın, ‘Ben mehdiyim’ diye dava etmesi mümkün  değildir. Zaten bu sözüylede amacına ulaşıyor ve mahkemeyi o noktada ikna  ediyor.  
  • Peki tevriyeyi nasıl yapıyor? Seyyid’in asıl lügat manası ‘efendi’ demektir. Diğer  manası ise, Hazret-i Peygamberimiz’in (sav) neslinden olan demektir. Yani Üstad  diyor ki, ‘ben efendi değilim’. Peki ‘Ben efendi değilim’ demesi doğru mu?  
  • Evet doğrudur. Çünkü bütün insanlığın efendisi olan Peygamberimiz Hazret-i  Muhammed (sav) de sahih bir hadiste, “Ben kıyamet günü insanların efendisiyim”  derken, diğer bir hadiste de “Ben efendi (seyyid) değilim. Asıl Seyyid Allah’tır”  buyurmuştur. Yani gerçek efendi Allah’tır. İnsanların efendi olması hakiki değil  mecazidir. 
  • Veyahut üstad hazretleri ‘Şeriat zahire göre hükmeder.’ Kaidesini nazara alıp  böyle söylemiş olabilir. Çünkü üstad hazretleri zahiren seyyid olmayan bir ailede  dünyaya gelmiştir.  
  • Ayrıca mahkemelerde bu gibi tevriyeleri olduğunu 27. Lem’a Eskişehir  Müdafaasının başında açıkça şöyle ifade ediyor:  
  • “Bütün müdafaatımda ara-sıra görünen mülâyimane ve musalâhakârane tabirler  ise; tevriye nev’inden olarak mahza masum kardeşlerimi kurtarmak içindir. Yoksa,  masumiyetim ve mazlumiyetim beni çok şiddetli konuşturacaktı.” (ESKİŞEHİR  MÜDAFAALARI) 
  • Elhasıl, Hazret-i Üstadımızın hikmet gereği bazı durumlarda tevriye yaptığı  aşikardır.  
  • Üstadımıza ‘sen mehdi misin’ diye sorduklarında hem yalan söylememesi, hem  mehdiliğini gizlemesi, aynı zamanda da akla kapı açması, hem de nasıl ki  kendinden önceki asrın sahipleri şifreli bir şekilde Hazret-i Mehdi (r.a)’tan ve  icraatlarından haber vermişse onunda kendisinden sonra vazifedar  Hazret-i İsa aleyhisselamdan ve yapacağı faaliyetlerinden üstü kapalı bir şekilde  (ta sırr-ı teklif bozulmasın ve gayba dair haber vermek adabı korunsun)  bahsetmesi gerekiyordu.   Tüm bunların yanı sıra, ‘mehdi’ sıfatına Hazreti İsa aleyhisselam da layıktır. Bu  birazdan nakledeceğimiz ve Risale-i Nur’da geçen hadisler ile de sabittir.  Dolayısıyla aslında Hazret-i İsa aleyhisselam da mehdidir. Zaten Mehdinin lügat  manası, hidayete vesile olan demektir ki Hazret-i İsa aleyhisselamında nüzulunden  sonraki vazifesi, büyük deccalin fitneleri ile dalalete düşmüş insaların hidayetine  vesile olmaktır.  ِعي َسى َمْهِدى اِال َال hadisi bahsettiğimiz tesbite bir örnektir. Burda da İsa  aleyhisselam için ‘mehdi’ tabiri kullanılmıştır. Fakat bu hadisi ileride inceleyeceğiz  çünkü bu hadisten yola çıkarak bazı nur talebeleri Hazret-i İsa (a.s) ile Hazret-i  Mehdi (r.a) aynı kişidir sonucuna varmışlar ki bu kanaatimizce oldukça yanlış bir  tevildir. Hadisin manası: İsa’dan başka Mehdi yoktur. 
  • İddiamıza ikinci bir delil ki, El-kavlu’l muhtasar fi alamet-il mehdiyy-ül muntazar  adlı kitabında geçen bir rivayet, şöyle ki; 
  • “Velid b. Müslim’den, o da bir başkasından nakletmiştir ki, Mehdi’ler 3 tanedir.  – Mehdiyyül Hayr : Bu, Ömer bin Abdülaziz’dir.  

– Mehdiyyüddem : O, kanları dindiren hakiki mehdi’dir.  

Mehdiyüddin : Hz. İsa’dır. (A.S)”  

  • Mehdiyyül Hayr, ümmetin umumen faziletini kabul ettiği geçtiğimiz asrın  mebuslarından belli ki nazar-ı nübüvvette Mehdi ismine layık, Ömer b. Abdülaziz.  Mehdiyyüddem, yani kanları dindiren hakiki Mehdi’nin, Üstadımız olduğu  kanaatideyiz. Zira Üstadımız maddi cihadı yolunu değilde manevi cihad yolunu  ihtiyar etmiştir. Dolayısıyla maddi cihat neticesinde akacak kanları dindirmiştir.  Mehdiyuddin ise burada Hazret-i İsa aleyhisselam olarak işaret ediliyor. Bu rivayet  tam olarak, yukarıda izah ettiğimiz bir asır sonra gelecek zatın Hazret-i İsa Aleyhisselam olacağı iddiamızı destekler nitelikte. Demek Hz. İsa aleyhisselam için  de ‘mehdi’ tabiri kullanılabilir. Evet, Hazret-i Üstadımızın Risale-i Nur’da defalarca müjdelediği hadiseler Hazret-i  İsa aleyhisselamın riyaseti altındaki şahs-ı manevi ile gerçekleşecek inşallah.  “Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî ve diyanet âleminde Gavs-ı A’zam ve Şah-ı  Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve oniki imam gibi Büyük Mehdi’nin bir kısım  vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkında gelen rivayetlerde- medar-ı  nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivayetler ihtilaf ederek,  bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…” (Şualar) 
  • Her asırda mehdi ismine layık bir zat geldiğinde mehdiden haber veren her hadis  ahirzamandaki mehdi-i al-i resulden bahsetmez. Peygamberimizin nazarı o an  hangi asra bakıyorsa o asırdaki mehdiden haber vermiş. İşte Risale-i Nurdaki ‘mehdi’ ve ‘ilerde gelecek zat’ gibi kavramlar da ‘medar-ı nazar-ı üstad’  olduğundan Üstadımızın nazarı o an hangi mehdiye bakıyorsa ondan haber vermiş  ve bu yüzden yorumlar ihtilaf ederek bir kısım ehl-i hakikat ağabeyler diyorlar  ‘Hazret-i İsa aleyhisselam eskide çıkmış.” Her ne ise…
  • Hem bu bakış açısı biraz evvel naklettiğimiz hadis-i de açıklıyor. الِا دىِهْمَالَ سىَ عيِ yani ‘İsa’dan başka Mehdi yoktur.’ Evet, Hazret-i İsa aleyhisselamın  vazifedar olarak nüzul ettiği asırda O’ndan başka Mehdi yoktur.  Bu izahlardan hareketle Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinden geçen ‘ileride  gelecek zat’ ve ‘ileride gelecek mehdi’ tabirlerinin yerine Hazret-i İsa aleyhisselamı  koyduğumuzda ne kadar muvafık düştüğü görülecektir.
  • “Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı  için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda  gelse idi, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten  feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” (Tarihçe-i Hayat) 
  • Daha önce değindiğimiz gibi bu ‘zat’ şahs-ı manevi olsa Üstadımızdan bir asır  sonra siyaset alemindeki vazifesini ifa etmesi gerekir. Halbuki nur talebelerinin  böyle bir vazifesi yok. Bu olsa olsa geniş dairenin sahibi Hz. İsa aleyhisselamın  vazifesidir.  
  • Hem bu cümle yine Hazret-i Üstadımıza ait olan ‘Mevlana bu zamanda gelse  Risale-i Nur’u yazardı, ben onun zamanında olsam mesneviyi yazardım.’ ifadesine  benziyor. Şöyle ki; ‘Hazret-i İsa aleyhisselam bu asırda gelse dar dairede hizmet  ederdi, ben onun asrında olsam geniş dairede hizmet ederdim”  
  • Üstelik ‘hakiki beklenilen’ ifadesi de oldukça garip. Zira Hazret-i Üstadımız zaten  mehdiden bahsediyorsa neden ‘hakiki beklenilen’ tabirini kullansın ki? Bu şöyle yorumlanabilir: Mehdi kendisi olduğu ve hali hazırda vazife başında  bulunduğu için beklenilen tek bir şahıs kalmıştı. O da Hazret-i İsa  aleyhisselam’dır. 
  • Hakiki ifadesi böyle bir manaya bakıyor olabileceği gibi şöyle bir manayı da ihtiva  ediyor olabilir. Şöyle ki;  
  • “.. umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser  insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dır.” (Şualar) 
  • Mehdi Hazretlerini sadece Müslümanlar bekliyor, ama Hazret-i İsa aleyhisselamı  ekser insanlar bekliyor. Hakiki ifadesi o zatın umumun makbulu ve umumun  beklediği bir zat olduğu anlamına gelebilir.  
  • Hem yazımızın önceki bölümlerinde yine Risale-i Nur’dan iktibas ettiğimiz bir  yerde de yine ‘hakiki’ kelimesi buradakine bir işaret olarak yine Hazret-i İsa  aleyhisselam için geçiyordu. Yeniden aktaralım.  
  • “Hazret-i İsa Aleyhisselam geldiği vakit, herkes onun hakiki İsa olduğunu bilmek  lazım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet  derecesinde herkes O’nu tanımayacaktır.” (Mektubat, 15. Mektup) 
  • Evet Risale-i Nur’un kelimeleri birbiri ile alakadardır ve birbileri ile münasebetleri  vardır. Tıpkı gökyüzünde ki yıldızların herbirinin birbirine münasebeti bulunması  gibi.  
  • “Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin  fevkinde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette  liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkârı ve ona yer  hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi olduğumu  zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acib kokusunu aldın.”  Barla Lahikası ( 283 ) 
  • Zahiren bakıldığında ‘o gelecek adam’ ifadesi ile ‘ileride gelecek acib şahıs’ aynı  kişiymiş gibi anlaşılıyor. Fakat biz öyle olmadığını düşünüyoruz. Şöyle ki; Hazret-i  Üstadımız ‘o gelecek adam’ derken müceddid-i ekber olan mehdi-I al-I resul yani  kendinden basediyor fakat o olduğumu iddia edemem diyor ve liyakati olmadığını  ekliyor. Zaten bu durum bizim alışık olduğumuz bir durum ki ‘Mehdi, ben  mehdiyim demez’ rivayetleri bunu gösteriyor ve Üstadımızda asla ben Mehdiyim  demiyor ve Risale-i Nur’da muhtelif yerlerinden bunun sebebini mukni edici bir  şekilde izah ediyor. Hakiki ihlasa binaen ben kendimi o makamda bilemiyorum, o  liyakati kendimde göremiyorum diyerek aslından azami mahviyeti ile lisan-ı kal ile  olmasa da lisan-i hal ile ayn-ı Mehdi olduğunu bizler görüyoruz.  
  • Fakat yukarıda naklettiğimiz paragrafın ilerleyen kısımlarında ise durum  farklılaşıyor. ‘İleride gelecek o acip şahıs’ derken Hazret-i İsa aleyhisselam’dan  bahsediyor ve O mucizatlı peygamberin bir hizmetkarı, onun vazifeli olduğu asra  zemin hazır edecek bir dümdarı ve o siyaset ve hilafet aleminde vazifeli  kumandanın bir pişdarı olduğunu söylüyor. Nasıl ki süfyan komitesi büyük  deccalin ileri karakolu idi. Aynen öyle Süfyan komitesine karşı mücadele eden  Hazret-i Üstadımızda, büyük deccal ile mücadele edecek olan Hazret-i İsa  Aleyhisselamın ileri karakolu oluyor. 
  • Hem tüm bunlara ek olarak ‘acip şahıs’ ifadesi bize iki bin yıldır mevti tatmamış  mu’ciznüma bir zat olan Hazret-i İsa aleyhisselamı hatırlatıyor.  
  • “Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa” (Emirdağ Lahikası) 
  • Evet, Risale-i Nur’dan muhtelif yerler ile tesbitimizi teyit etmeye devam edelim.  Hz. Mehdinin üç vazifesinden birincisi şöyle beyan ediliyor: 
  • “Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu, beşer  içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam  susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek  ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile  meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi’nin o vazifesini bizzât kendisi  görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünki hilafet-i Muhammediye (A.S.M.)  cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan  evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tedkikatı ile yazdıkları  eseri kendine hazır bir proğram yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış  olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat  ve tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da  olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” Emirdağ Lahikası Burayı parça parça anlamaya çalışalım. 
  • “Hazret-i Mehdi’nin o vazifesini bizzât kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade  edemez. Çünki hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile  iştigale vakit bırakmıyor.”  
  • Mehdi aleyhisselam saltanata müteveccih olan vazifesinden dolayı iman  hizmetine vakit bulamayacak. Halbuki üstad hazretleri ve onun şakirtlerinin  yegane hareket sahası iman hizmetidir. Saltanat cihetindeki vazifesi fihrist  risalesindeki takrizde geçen beyana binaen gönüllerin sultanı olarak tevil ediliyor.  Bu meseleye ilerde değineceğimizden burada sadece gönüllerin sultanı olmanın  iman hizmetine engel olamayacağını ve olmadığını söylemekle yetiniyoruz.  
  • “Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin  uzun tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak, onun ile o  birinci vazifeyi tam yapmış olacak.”  
  • O vazifeyi Hazret-i İsa aleyhisselamdan önce Nur şakirtleri görmüş olduğu  muhakkak. Müteaddid yerlerde Mehdi aleyhisselamın üç vazifesinden en  mühimini Risale-i Nur hallediyor denilmesi meselemize kafi bir hüccettir. Demek  ki mezkur taife başta üstad hazretleri olmak üzere tüm hakiki nur talebeleridir.  Demek ki bu mektupta mehdi ifadesinden kasıt üstad hazretleri değil Hz İsa  aleyhisselamdır. 
  • “Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve  tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar,  manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” 
  • Burada Üstadımız alenen Nur talebelerinden ve saffı evvel ağabeylerden  bahsediyor. Burayı izaha gerek duymuyoruz. Yani Hazret-i İsa aleyhisselamın  birinci vazifesini Nur talebeleri ve Üstad hazretleri ifa etmiş. Hazret-i isa  aleyhisselam da Risale-i Nurları program edinerek o vazifeyi tam yapmış olacak.  
  • “Ahirzamandaki büyük Mehdi’den evvel çok mehdiler gelmiş geçmiş diye Risale-i  Nur isbat etmiş. Rivayetlerin muhtelif olması bu noktadan ileri geliyor. Bu zaman  şahıs zamanı olmadığından, o ehemmiyetli unvanlar şahıslara verilmez. Hem  Risale-i Nur’a da siyaset mânası da taşıyan o unvanı vermemek münasibdir.  Müceddidiyet kâfidir. Gerçi hakikat noktasında ahirzamandaki gelecek büyük  Mehdi siyaseti tam dindar İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakikatlarını isbata,  izhara, icraya çalışır.Ve bu nokta-i nazardan Risale-i Nur o zât-ı mübarekin veyahut  onun cemaat-ı nuraniyesinin şahs-ı maneviyesinin çok vazifelerinden en  ehemmiyetli vazifesi olan hakaik-ı imaniyenin isbat ve neşrini tam yapıyor.” (gayri  münteşir mektuplardan) 
  • Burayı da parça parça anlamaya çalışalım.  
  • Bu zaman şahıs zamanı olmadığından, o ehemmiyetli unvanlar şahıslara verilmez. Nur talebelerinin şahs-I maneviye ağırlık vermesi ve şahısperestlikten uzak  kalması için bu ifadeyi kullanmıştır üstad hazretleri. Çünkü bu zamanda iman ile  küfrün mücadelesi cemaatler mabeyninde yaşanacak. Fakat bu mehdi ve mesih  tabirlerini inkar etmek anlamına gelmemelidir. Zaten bu ifadelere rağmen üstad  hazretlerinin mehdiliğinde nur talebeleri hemen hemen hemfikirdirler. Demek  şahs-I manevi meselesini gözardı etmeden şahıs beklenebilir. 
  • “Hem Risale-i Nur’a da siyaset mânası da taşıyan o unvanı vermemek münasibdir.  Müceddidiyet kâfidir.”  
  • Mehdi denilince umumun akıllarına aslında geniş dairede vazifeli olan Hazret-i İsa  aleyhisselamın ifa edeceği siyasete müteallik vazifeler hatıra geliyor. Halbuki bu  vazifelerin neticelerini Üstadımız hizmet ederken alemde aramak yanlış olacaktır.  Çok yerlerde Risale-i Nur için Müceddid-i Ekber ifadesi kullanılıyor. Müceddid-i  ekber Mehdi-i al-i resuldur. Risale-i Nurlara bu kafidir.  
  • “Gerçi hakikat noktasında ahirzamandaki gelecek büyük Mehdi siyaseti tam  dindar İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakikatlarını isbata, izhara, icraya çalışır.”  Bu cümle aslında yukarda söylediklerimizin hepsini teyid ediyor. İlk vazife olan  iman hizmetini Hazret-i Üstadımız kendisi ve şahs-ı manevisi yapacak, ahirdeki  siyasete müteallik olan şeriat ve hayat vazifelerini Hazret-i İsa aleyhisselam ve  şahs-I manevisi deruht edecektir. Bu cümle aslında yukarda da verdiğimiz şu  ifadelerin sağlaması hükmündedir: 
  • Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi  bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi’nin o vazifesini bizzât kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünki  hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit  bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o  taifenin uzun tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak,  onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.
  • Evet, Mehdi-i al-i resul olan Hazret-i Üstadımız bu vazifeyi bihakkın ifa etmiş ve  ahirki iki vazifeyi ise Hazret-i İsa aleyhisselama ve onun şahs-ı manevisine bırakıp  ahirete intikal etmiş. Fakat bu iki vazife Mehdi olması hasebiyle hakikatte onun  vazifesi olduğundan tasarrufu devam edecektir. Gayr-I münteşir mektubun devamından devam edelim.
  • “Risale-i Nur o zât-ı mübarekin veyahut onun cemaat-ı nuraniyesinin şahs-ı  maneviyesinin çok vazifelerinden en ehemmiyetli vazifesi olan hakaik-ı imaniyenin  isbat ve neşrini tam yapıyor. 
  • Açıkca görülüyor ki o taife Risale-i Nur ve şakirtleridir.  
  • Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.”  
  • Gene o gelecek zatın birinci vazifesiyle ilgili STG mecmuasında şöyle deniyor: “Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve  en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikîyi neşr ve ehl-i imanı dalaletten  kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha Risale-i Nur’da  görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı A’zam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta  içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinde keşfen  görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı manevîyi bir hâdimine vermişler,  o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikattan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o  mübarek zât, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek.” (Sikke-i Tasdik-i  Gaybi) 
  • O gelecek zatın siyasete müteallik vezaiften dolayı Nur şakirtlerinin şahs-ı  manevisi olmadığını söylemiştik. Burda bu zatın Risale-i Nurun şahs-ı manevisi de  olmadiği açık bir şekilde görülüyor. 
  • Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun  tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir proğram yapacak, onun ile o birinci  vazifeyi tam yapmış olacak. (Emirdağ Lahikası) 
  • Bu hakikattan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur’u bir  programı olarak neşr ve tatbik edecek.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi) 
  • Bu iki ifade beraber okunsa zaten ne demek istenildiği anlaşılacaktır. 
  • Şimdi Emirdağ lahikasındaki mektubtan kaldığımız yerden –mehdinin ikinci  vazifesinden- devam edelim. 
  • “İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslâmiyeyi ihya  etmektir.Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddî ve manevî  tehlikelerden ve gazab-ıİlahîden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve  hâdimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.” (Emirdağ Lahikası) 
  • Bu son cümleden anlaşıldığı üzere bu vazife Üstadımızın zamanında vuku bulmuş  değil. Başlarda ezanın aslına rücuu ile bu vazifenin deruhte olduğunu  zannediyorduk fakat o zaman Risale-i Nur milyonlarla efradı olacak kadar intişar  etmemişti. Hem alem-i İslamın vahdetini nokta-i istinad etmesine bakılırsa İttihadı  İslam ile beraber olacak. Halbuki bu zamandaki en büyük bir farz vazife olan  ittihad-I islam da sağlanmış değildir. 
  • “O zâtın ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî  kuvvetle değil,belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde; bu ikinci  vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik  edilebilsin.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi) 
  • Evet, buradan ikinci vazifenin şeairden münhasır olmadığını, şeriatı icra ve tatbik  etmeyi de kapsadığını anlıyoruz. O zat Risale-i Nur’u program edineceğinden  Kur’an-ı Kerim’de geçen ve Risale-i Nurda izah edilen tüm şer’i kaideleri tatbik  edeceğini düşünüyoruz. Hal-i alem buna şu an için uzak gözükse de, Hazret-i İsa  aleyhisselamın şeriatı ismen ve cismen hakim kılacağına ve tatbik ve icra  edeceğine bu müjde ile tam inanıyoruz.  
  • Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla  doldurup boşalttığı gibi,bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve  bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış  fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelal; Mehdi ile de âlem-i İslâmın zulümatını  dağıtabilir.” (Mektubat) 

Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniyenin  zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece  ta’tile uğramasıyla o zât, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ülema ve evliyanın ve bilhâssa Âl-i Beyt’in  neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr  seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmağa çalışır. Emirdağ Lahikası-1  

  • Bu ifadelere ek olarak yine STG mecmuasında üçüncü vazife için şunlar söyleniyor. O zatın üçüncü vazifesi, hilafet-i islamiyeyi ittihad-ı islam’a bina ederek, isevi  ruhanileriyle ittifak edip din-i islam’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük  bir saltanat ve kuvvet ve milyonlarla fedakarlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi) 

Burdaki isevi ruhanileriyle ittifak edecek olmasından da söz konusu şahsın Hz. İsa  aleyhisselam olduğunu anlayabiliriz. Buna da delil sunalım. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet  ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında  iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o  din-i hak cereyanının başına geçeceğini… Mektubat ( 57 ) 

 Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek  mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkikî bir surette umuma ders vermek,  hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise; manen ve hakikaten  hidayet edici, irşad edici manasının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur  şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve  üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i  Nur’un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar. O  şahs-ı manevînin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir  şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi mümessili olan bîçare  tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir  iltibas ve bir sehivdir, Emirdağ Lahikası-1  

Burda da açık bir şekilde o zatın şahs-I manevi olmadığını, böyle zannetmenin bir  iltibastan ileri geldiği beyan ediliyor. 

Şimdi muhtelif yerlerden iddiamıza mukni deliller sunmaya devam edelim. 

  • “Çünki her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve  yeisten kurtaracak “Mehdi” manasına muhtaçtır. Bu manada, her asrın bir hissesi  bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin  dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır  çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi’ olurdu.”  (Sözler) 
  • Herhalde ‘mehdi’ manasına en ziyade muhtaç son asır olması, yani tam  ‘ahirzaman’ olması hasebiyle bizim asrımızdır kanaatindeyiz. Zuhuru haber verilen  ve yazımızın da konusu olan eşhas-ı ahirzamanın hepsinin geçtiğimiz asırda zuhur  edip gitmiş olması gözüyle olaylara bakmak yukarıdaki ‘nifakın başına geçecek  müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı.’ Kısmı ile çeliştiğini görüyoruz.  Zira Hazret-i Üstadımızın verdiği izn-i ilahi ile ayetlerden ve hadislerden istihraç  ederek verdiği kıyamet tarihi göz önüne alınırsa kıyametin kopmasına daha bir  asır var.  
  • “O zâtın Risale-i Nur’u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır, hem  Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsa Aleyhisselâm’ın vekilidir;  yani müjdecisidir.(Barla Lahikası) 
  • Baş kısmında bu ifadelerin geçtiği aynı mektubun sonlarında da şu ifadeler  geçmektedir;  
  • “Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve  müceddididir. Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdarı ve müjdecisi üstadımın neşrettiği Risale-i Nur’dur.“ (Barla Lahikası) Hem zamanın mehdisidir diyor, hem bir satır sonrasında Mehdi hazretlerinin  pişdarı ve müjdecisidir diyor. İlk mehdi kelimesi müceddid-i ekber ve mehdi-i al-i  resul olan Üstada ve onun naşir-i efkarı olan Risale-i Nura müteveccihtir. İkincisi  Hazret-i İsa aleyhisselama bakar. Zaten aynı mektubun başındaki ‘âhirzamanda  gelecek İsa Aleyhisselâm’ın vekilidir; yani müjdecisidir.’ ifadesi her şeyi açıklıyor.  Aynı mektupta hem İsa aleyhisselamın hem de mehdinin müjdecisi demesi ordaki  mehdiden kastın Hazret-i İsa Aleyhisselam olduğunu düşündürüyor.  
  • “Ve inşâallah hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu çıkaramaz. Tâ  âhirzamanda, hayatın geniş dairesinin asıl sahibleri (yani Mehdi ve şâkirdleri) Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir.  Bizler de kabrimizde seyredip, Allah’a şükrederiz.” (Tarihçe-i Hayat) 
  • Geniş dairenin asıl sahibi Hazret-i İsa aleyhisselam ve O’nun şahsı manevisidir. Bunu yukardaki gayri münteşir mektupta Hz. Mehdi aleyhisselamın geniş  dairedeki siyaset vazifesini hakiki isevilere bırakacağının söylenmesi daha fazla  izaha ihtiyaç bırakmıyor. 
  • Hem burda yine Nur şakirtlerinin şahs-ı manevisi diye tevil etmek güç olur. Çünkü  “mehdi ve şakirtleri” ibaresi bu vazife sırasındaki mezkur mehdinin vazife başında  olacağını gösteriyor. Üstad o zamanı kabirden seyredeceğini söylediğine göre bu  Mehdi tabiri Hazret-i İsa aleyhisselama, şakirtleri tabiri ise onun şahs-ı manevisine  bakıyor kanaatindeyiz. 

HZ İSA VE HZ MEHDİNİN MÜLAKİ OLMASI 

Rivayetlerde Hazret-i İsa (a.s) Hazret-i Mehdi (r.a) arkasında namaz kılar deniyor.  Bu rivayete dayanarak, zahiri mana olan namaz kılma hadisesinin Üstadımız  yaşarken gerçekleştiği ve dolayısıyla Hazret-i İsa aleyhisselamın nüzulununde  gerçekleştiği ve tüm hadiseler yaşanıp bittiği kıyamete kadar sadece şahs-ı  maneviler mücadele edecek diye düşünülüyor. Halbuki Üstad hazretleri bu hadisi  tevil etmiştir. Zahiri manadan anlaşıldığı üzere bir namaz kılma hadisesinin  yaşanacağına dair delil biz bulamadık. Oysaki Üstadımızın tevili açıktır. Şöyle ki; 

“Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği  dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini  öldürecek ve inkâr-ı uluhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî  ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile  mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ “Hazret-i İsa  Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi’ olur.” diye  rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret  eder.” (Şualar) 

  • Yani bu hadisin manası İsevi ruhanilerin ve Hazreti İsa aleyhisselamın Kur’ana ve  bu asırda onun hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nura tabi olmaları ve onu program  edinmeleridir. Tabi bu namaz kılma hadisesinin gerçekten vukua gelmeyeceği  anlamına gelmez. Bunun için haber verilen Hazret-i İsa aleyhisselamın nüzulü  hakikatinin gerçekleşmiş olması şart değildir. Üstad hazretlerinin başta  Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere Hazret-i Ali (r.a), Gavs-ı Azam (k.s), İmam-ı  Rabbani (k.s) gibi zatlar ile manen görüştüğünü biliyoruz. Hatta hakikat dersini  Hazret-i Ali (r.a)dan almışım diyor. Hazret-i Üstadımız pekala aynı mana üzerine  Hazret-i İsa aleyhisselam ile görüşmüş olabilir. Hatta ondan da ders almış ve  bunları Risalelerde yazmış olabilir. Belki de Risale-i Nurun bazı eczaları o namazın  akabinde verilen dersin meyvesidir. Fakat bu arkasında namaz kılma hadisinin asıl  manasının Hazret-i İsa aleyhisselamın nüzul ettikten sonra vazife gördüğü asırda  Risale-i Nur’ları program etmesi olarak anlıyoruz. Doğrusunu Cenab-ı Hak bilir. ًّاِيِكتَا َب َو َجعَلَنِى نَبَْى الِى َعْبدُ هَّللاِ اَتَانِقَا َل اِن  1349-1350-1360-1361-1362-1410-1412-1462

Meal-i şerifi: İsa (A.S.) muhasımlarına dedi ki: Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi  ve beni peygamber kıldı. 

Ayet-i kerime İsa (A.S.)’ın nevzad iken dile gelerek, Hz. Meryemi ittiham eden Benî  İsrail’e verdiği cevaptır. Bunun veche-i hesabiyesinin 1349’dan başlayarak asrımızdaki  bizdeki İslâmî mücâhedenin en mühim merhalesi olan 1360-1361-1362 tarihlerini  göstermesi cidden şayan-ı hayrettir.Bu iki vecihle tabir edilebilir:  Birincisi: aynı tarihlerde hizmet-i imaniyenin başında bulunan Zat’a, Hz. İsa (A.S.)’ın  ruhâniyetinin imdada geldiği veyahut o Zat’ın, İsa (A.S.)’a mülâki olacak Zat olup o  Nebi-i Zîşanın mazhariyetinin tevarüs edeceği ve İsa (A.S.)’ın namazda kendisine iktida  edeceği Zat olmasıdır.  

İkinci veçhe ise: Hz. İsa (A.S.)’ın devr-i saadeti olup Hristiyanlık aleminin ruhaniyeti  Hz. İsa’yı telebbüs edeceği ve Hristiyanlığın hakikatına ulaşacağı ve İslamiyete iktida  edeceği ve İslâmiyet’in cihanda mutlak hâkim olacağı tarihleri göstermektedir.“  (Hazinetul Burhan) 

( Yukardaki hicri tarihlerin miladi karşılığı 1932-1932-1941-1942-1943-1990-1992-2040) 

  • Evet Hazret-i Üstadımızın talebesi, saff-ı evvel ağabeylerden Ahmet Feyzi Kul  ağabey Meryem suresi 30. Ayeti kerimenin ebced değerlerine baktığında, ayetin  yukarıda istihraç ettiği tarihlere işaret ettiğini gösteriyor. Bu işareti yorumlarken  Hazret-i İsa aleyhisselam ile Üstadımızın mülaki oluşundan haber veriyor. Evet,  Allahu A’lem Hazret-i Üstadımız Hazret-i İsa aleyhisselamın ruhaniyeti ile ciddi  alakadardır. Belki Cenab-ı Hakkın, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer  suretine temessül ettirmesi hakikatine binaen Hazret-i İsa aleyhisselam, hayatta  iken Üstadımız ile beşer suretinde görüşmüş ve arkasında namaz kılmış olabilir.  Lakin bu mülaki oluş ile nüzul hakikatinin aynı olup olmadığınız araştırılması  gerektiği kanaarindeyiz. Zira yazımızın önceki bölümlerinde yine Üstadımızın  sözlerinden, büyük deccalin Üstadımızın yaşadığı dönemden bir asır sonra  geleceğini görmüştük. Yine izah ettiğimiz üzere büyük deccal ile Hazret-i İsa  aleyhisselam mücadele edecektir ve aynı dönemde yaşayacaklardır. Dolayısıyla  kanaatimiz şudur ki: Evet, Hazret-i Üstadımız yaşarken Hazret-i İsa aleyhisselamın  ruhaniyeti ile belki o ruhaniyetin beşer suretinden temessül etmesi keyfiyetiyle  mülaki olmuştur. Fakat bu mülaki oluş ile ahirzamanda gerçekşecek olan nüzul  hakikati birbirinden farklıdır. Belki yukarıda Ahmet Feyzi Kul ağabeyin istihraç  ettiği tarihler bu nüzulun gerçekleştiği tarihler olabilirler. (1410-1412-1462)  Doğrusunu Cenab-ı Hak bilir. Hazret-i İsa (a.s) ile Hazret-i Mehdi (r.a) aynı kişi mi?
  • Hadis inkarcısı ehl-i bid’a Hazreti Mehdi (r.a) ve Hazret-i İsa (a.s) hakkında  ahirzamanda geleceklerine dair rivayetleri reddetmektedir. Bu bakış açısı ahirette  kendilerine ciddi mesuliyet getirecek bir tefrittir. Buna karşılık olarak bazı ehl-i  hakikat ağabeylerde ifrat ediyorlar ve ehl-i sünnet ve cemaatin kabul ettiği  manaların üzerinde meseleye ifrat bir yorum getiriyorlar ve ahirzamanda geleceği  haber verilen iki zatın aynı kişi olduğunu söylüyorlar. Buna delil olarakta Risale-i  Nur’dan çeşitli yerleri öne sürüyorlar. Öncelikle şunu söylüyelim. Delil olarak  sunulan her yerin ilm-I usülüd-din ulemasının çizdiği sınırlar içerisinde bir izahı  var. Zira hazırladığımız bu yazı bütünüyle buna delildir. Üstelik delil olarak  sundukları metinler, ilk okunduğunda mantıklı olsa da Risale-i  

Nur’un diğer metinleri ile karşılaştırıldığında tutarsız düşmektedir. Hazret-i İsa  (a.s) ile Hazret-i Mehdi (r.a) geçtiğimiz yıllarda ‘geldi ve gitti’ bakış açısıyla  meselelere bakmak zorunda kalındığı için böyle bir yanlış yapıldığı kanaatindeyiz.  Halbuki yazımızın başından beri savunduğumuz şu ki; Üstadımızın vazifedar şahıs  olarak vazife yaptığı 1900’lü yıllar ile kıyametin kopacağını haber verdiği 2100’lü  yıllar arasında 200 sene yani iki asır var. Her asrı mubussuz bırakmayan Cenab-ı  Hak bu iki asra da, iki vazifeli memur tayin etmiştir. Birisi Hazret-i Mehd-i  aleyhisselam diğeri ise Hazret-i İsa aleyhisselam. Ahirzamanda kuvvetlenen  şiddetli dinsizlik cereyanlarına karşı ittifak edecek iki cemiyet olan Müslümanları  ve hakiki İsevileri temsilen bu ki zat-ı mübareğin meydana getirdiği vazifenin  yekunüne Risale-i Nur’da ‘Mehdiyet’ vazifesi olarak tesmiye edildiği  kanaatindeyiz. Vazifenin ilk bölümünde Hazret-i Mehdi aleyhisselam, tam bir iman  hizmeti olarak, fiili siyasetten mutlak bir tecrid ile tam bir ihlasla Risale-i Nur  programını kaleme almıştır ve bulunduğu asır ekilen bu nur tohumlarının  neşvünema bulması için gerekli olan asırdır. Vazifenin ‘şeriat ve hayat’ kısımlarına  bakan yönlerinde ise siyaset canibi ile geniş dairede Hazret-i İsa aleyhisselam  Risale-i Nur programına tabi olarak hizmet edeceği, bu vazifede neşvünema  bulmuş tohumlar, maddi ve manevi yetişmiş ordular gerekmektedir. Hem  iddiamızı teyiden gayr-i münteşir bir mektupta Üstadımızın vazifesinin siyasi  tarafını hakiki İsevilere bırakacağını nakletmiştik.  

  • Mezkûr iltibasın yapılmasına sebep Risale-i Nur’da da geçen bir rivayet.َّدىِهْمَالَ ِعي َسى الِا Yani İsa’dan başka Mehdi yoktur. Bu hadis-i şerifi alimler nasıl  değerlendirmiş bir bakalım.  
  • “Kamil manada masum olan Mehdi (Aleyhi’r-Rıdvan) ancak İsa (aleyhisselam) dır.”  Manası verildiğinde hadisler birleşmiş ve çelişki gibi görülen durum ortadan  kalkmış olur.” (et- Tezkira; 7/223, Suyuti,el-Havi; 2/166)  

“Bundan maksad “hakiki manada Mehdi ancak Meryem oğlu İsadır.” demektir ki  bu, ondan başka Mehdi olmayacağı anlamına gelmez.” (Sindi, Haşiyetu ibn-i  Mace; 4/379) 

  • Hazret-i İsa aleyhisselamın ve Hazret-i Mehdi aleyhisselamın farklı asırlarda  geleceği nazarı ile bakılsa mesele şu şekilde vuzuha kavuşacaktır. Şöyle ki, kıyamet kopmadan evvel ki son asır da yani ‘ahir-zaman’da İsa’dan başka Mehdi yoktur.  Evet Kastamonu lahikasında kıyametin vakti için haber verilen 2100 tarihinden  önceki asır 2000’li yıllardan sonrasıdır ki Hazret-i Üstadımız o tarihlerde vefat  etmiş olacaktır. Dolayısıyla yeryüzünde Hazret-i İsa aleyhisselamdan başka Mehdi  olmayacaktır.
  • “Hz. Enes İbnu Malik (ra) anlatıyor: Resulullah (asm) buyurdular ki: (İslâm’ı  yaşama) İşi gittikçe zorlaşacak. Dünya da (gerçek Müslümanlara) gittikçe sırt  çevirecek. İnsanların da cimriliği artacak. Kıyamet ancak şerirlerin tepesine  kopacak. Mehdî, Hz. Îsâ’dan başkası değildir.” (İbn Mace, Fiten, 24; Hakim, 4/441) 
  • Evet bu hadis-i şerife bakıldığında Resul-ü Kibriya efendimizin açıkça kıyametin  kopacağı asırdan bahsettiği anlaşılmaktadır. Halbuki Üstadımız, kıyamet asrından  bir asır evvel (Kastamonu lahikasında haber verilen kıyamet tarihi baz alınarak )  gelmiş ve geldiği asrın mehdisi olarak vazife görüp vefat etmiştir. Hazret-i İsa  aleyhisselam ise 2000’li yıllardan sonra başlayan kıyamet asrında nüzul edecek,  Risale-i Nur’u program ederek büyük deccal ile harp edecek ve bulunduğu asırda  hidayete erdirmek manasında O’ndan başka mehdi olmayacaktır. Bu hadis-i  şeriften manay-ı murad bu olduğu kanaatindeyiz. Doğrusunu Cenab-ı Hak bilir.  
  • Bir de üstad hazretleri bu hadisi nasıl izah etmiş ona bakalım. 
  • Mehdi hakkında Şîaların oniki imamdan birisi, hayatta iken gizlenmiş,  âhirzamanda çıkacak demelerine mukabil Ehl-i Sünnet’in bir kısmı, İmam-ı Muntazır akidesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî üleması da, َََّّمْهِدى اِال الَ  Şualar .demişler ِعي َسى 
  • Bir söz dinleneceği zaman, evvelâ Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş?  Ne makamda söylemiş? olan bir kaide-i esasiyeyi, nazar-ı itibara almalı. Az bir  kısım Hanefi uleması Şiaların mehdi-i muntazar akidesinin batıl olduğunu beyan  etmek için söylemiştir. Bu akidenin ne olduğunu yine üstad hazretlerinden  dinleyelim. 
  • Hem Ehl-i Sünnetçe batıl olan Mehdi-I Muntazar budur ki: ‘’Şiilerin bir kısmı; on iki  imamdan birisi ölmemiş, bin senedir gizlidir, sonra meydana çıkacak, dünyayı ıslah  edecek. Mehdi-I muntazar budur.’’ (31 Mayıs 1944 Denizli Cezaevinde mevkuf Said Nursî) 
  • Bu akide tıpkı Ehl-i Sünnetin Hz. İsa aleyhisselam hakkındaki akidesi gibidir. Bin  senedir ölmemiş, sonra meydana çıkıp insanları ıslah edecek dendiğinde ehl-i sünnet olan bir adamın –bin sene tabiri müstesna tutulup iki bin sene yapılsa aklına Hz. İsa aleyhisselam gelir. İşte bir kısım Ehl-i Sünnet İmam-ı Muntazır  akidesi batıldır derken, az bir kısım Hanefi uleması da سىَ عيَِمْهِدى اِال  ,demiş الَ bundan muradları şu olmak gerektir ki, sizin beklediğiniz tarzda gelecek olan  mehdi ancak Hz. İsa aleyhisselamdır. 

Üstad Hazretleri Risale-i Nurları yazarken Hazret-i İsa  aleyhisselamdan ders almış olabilir mi?  

Bir önceki bölümde izah ettiğimiz üzere Hz Mehdi ile Hz İsa aleyhisselamın  aynı şahıslar olamayacağını izah etmeye çalıştık. Peki nasıl oluyor da bazı ehl-I  hakikat nur talebesi ağabeyler böyle bir fikre kapıldılar. Hem konuyla ilgili  müteaddit delilleri var.En çok serrişte edilen delil yukarda izah edilen hadistir. Deliller tek tek ele alınsa ince bi rip mahiyetinde zayıf olup sadece kanaat  uyandırırken, delillerin çok olması onlardaki kanaati kat’I bir yakine  çevirmektedir. Hakikaten de ileri sürdükleri delil sayısı yabana atılmayacak  kadar çoktur. Demek ki bunda bir dane-i hakikat var.  

  • Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O  makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o  makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.” (Mektubat) 
  • Evet, Hızır aleyhisselamın makamına erişen ve O’nunla görüşen ve O’ndan ders  alan bazı ehl-i velayet, bazen yanlış olarak ayn-ı Hızır telakki olunabiliyor. Çünkü  onda bazı Hızır alametleri belirdiğinden öyle zannediliyor. Aynen öyle de biz bu  iltibasın Üstad hazretlerinin Hazret-i İsa aleyhisselamın makamına erişip O’nunla  -yukarda verdiğimiz Hazinetül Burhan’da geçen beyana binaen- görüştüğü ve  hatta O’ndan ders aldığından mütevellid yanlış olarak ayn-ı İsa telakki olunmuştur  kanaatindeyiz.  
  • Dolayısıyla Hz. İsa aleyhisselam ile Hz Mehdinin aynı kişiler olduğunu söyleyen  ağabeylerin bulduğu tüm hüccetler aslında Üstad hazretlerinin Hz. İsa  aleyhisselamdan ders almış olduğunun delilidir.  

“…kafile-i kübranın Nuh Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm,  Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hârika ve  mu’cizane ve gaybî bir surette mu’cizelere ve ihsanat-ı Rabbaniyeye mazhar  olmuşlar. “ (Şualar, 6. Şua) 

  • İlginçtir ki burada beş ulu-l azm peygamberin isimleri sırayla zikredilirken Hazret-i  İsa aleyhisselamın ismi atlanarak, zikredilmemiş. Bu durum mezkur risaleyi Üstad  Hazretlerinin doğrudan Hazret-i İsa aleyhisselam dan ders almış olduğuna yorulabilir.  
  • “Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-semâvâti ve’l-aradîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Külli Şey!  Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtiyle ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla  teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin  hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlubumu bana musahhar kıl!  Kur’ân’a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur’a musahhar yap!  Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa 

Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud  Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve  Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Şems ve Kamer’i teshir ettiğin gibi  Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini  nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza  eyle ve cennetü’l-firdevste mes’ud kıl! Âmin, âmin, âmin!..” (Şualar, 3. Şua) 

  • Burada da birçok meşhur peygamber sayılmış olmasına rağmen Hazret-i İsa  aleyhisselam’ın isminin geçmediğini görüyoruz. Fakat metnin devamında ‘beni ve  Risale-i Nur talebelerini’ diyerek duaya devam ediyor. Bu bize Üstadımızın Hazreti  İsa aleyhisselam’dan ders alıp O’nun adına konuştuğu fikrini veriyor. Bu manayı  teyit olarak Barla lahikasında geçen şu kısmı misal verebiliriz.  

Birgün âlem-i menamda bir sahrada gezerken, bir çok kalabalık ahalinin içine girdim. Dersim  olan Kelime-i Tevhid’e devam ediyordum. O ahalinin cümlesi Nasara imiş. Biz aşikâre Kelime-i  Tevhid’i çektiğimizden, hepsi bize iştirak etti. Her yüz başında, “Muhammed-ür Resulullah”  diyorum. O Nasaralar, “İsa ruhullah” diyorlar. Onlara dedim ki: “Yahu biz İsa Aleyhisselâm’ı  tasdik ediyoruz.” Ve kendilerine Kelime-i Tevhid’i okudum, “İsa ruhullah” dedim. İşte bakınız,  ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdik etseniz ne olur,  dedim. “Hâyır! İsa Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi aşikâr tasdik  etmedikçe, biz tasdik etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin  arkadaşlarım kimler olduğunu bilemiyorum. “Biz dua edelim de, İsa Aleyhisselâm gelsin ve  bizi nasıl tasdik ediyor, göreceksiniz.” Dua ettik. İki kişi, “âmîn” dediler. Lâkin İsa Aleyhisselâm  gelmeyince müteessir olduk. Yine dua ettik, “Ya Rabbi! Bizi bunların yanında niçin mahcub  çıkarıyorsun?” dedik. “Bu din âlî değil mi?” 

Tahminen, arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillah  İsa Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb-i emred. Dedim: “İsa Aleyhisselâm  otuzüç yaşında olduğu halde göğe huruç etti.. ne için sakalında beyaz var?” Kalbime geldi ki,  “Allahu a’lem İsa Aleyhisselâm değilse?” Bu zât ve iki arkadaşıyla yanımıza geldiler. Dikkatle  baktım; üstadımızın sîması ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş.  Yanındaki iki kişiye emretti: “Şurada kilitli salibler, haçlar var. Cümlesini çıkarınız.” Çıkardılar.  Nasaralara karşı hepsini kırdı ve Kelime-i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de  Nasaralara, “Bakınız, işte İsa Aleyhisselâm’ın vekili geldi” deyince, cümlesi tasdik ettiler. 

Allahu a’lem bu rü’yanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’an-ı Hakîm’den aldığı ve  neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasara’nın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasara  Müslümanları veya Hristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsa  Aleyhisselâm’ın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işarettir.

 Evet Risale-i Nur’da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi  teslime mecbur eder. Her ruhun bir ihtiyac-ı hakikîsi olan, hakikî iman nurunu arayan  Hristiyan muvahhidler, elbette Risale-i Nur’u görseler (Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın vesayası  nev’inden) kabul edip sarılacaklardır. (Barla Lahikası) 

  • Evet, Hazret-i İsa aleyhisselamın ruhaniyetinden ders alınarak hazırlanan Risale-i  Nur programını Hristiyan muvahhidler, O’nun vesayası nev’inden kabul edip  sarılacaklar. Rüyanın başında geçen Hazret-i İsa’nın Üstadımızın suretinde ve  kıyafetinde gözükmesi de bu sırra işarettir kanaatindeyiz.  
  • Hem Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde geçen ‘yazdırıldı, ihtar edildi, ikaz edildi’  ifadelerinin de, ileride Risale-i Nur’u tam program edecek Hazret-i İsa  aleyhisselamın Risale-i Nur teşekkül ederken tam alakadar olduğuna işarettir  kanaatindeyiz. İddamızı teyit olarak daha öncede naklettiğimiz, Ahmet Feyzi Kul  ağabeyin kitabından bir bölüm ile devam edelim.  

ًّاِيِكتَا َب َو َجعَلَنِى نَبَْى الِى َعْبدُ هَّللاِ اَتَانِقَا َل اِن  

1349-1350-1360-1361-1362-1410-1412-1462 

1931-1932-1941-1942-1943-1990-1992-2040 

Meal-i şerifi: İsa (A.S.) muhasımlarına dedi ki: Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap  verdi ve beni peygamber kıldı. 

Ayet-i kerime İsa (A.S.)’ın nevzad iken dile gelerek, Hz. Meryemi ittiham eden  Benî İsrail’e verdiği cevaptır. Bunun veche-i hesabiyesinin 1349’dan başlayarak  asrımızdaki bizdeki İslâmî mücâhedenin en mühim merhalesi olan 1360-1361- 1362 tarihlerini göstermesi cidden şayan-ı hayrettir.Bu iki vecihle tabir  edilebilir:  

Birincisi: aynı tarihlerde hizmet-i imaniyenin başında bulunan Zat’a, Hz. İsa (A.S.)’ın  ruhâniyetinin imdada geldiği veyahut o Zat’ın, İsa (A.S.)’a mülâki olacak Zat olup o  Nebi-i Zîşanın mazhariyetinin tevarüs edeceği ve İsa (A.S.)’ın namazda kendisine  iktida edeceği Zat olmasıdır.  

İkinci veçhe ise: Hz. İsa (A.S.)’ın devr-i saadeti olup Hristiyanlık aleminin ruhaniyeti  Hz. İsa’yı telebbüs edeceği ve Hristiyanlığın hakikatına ulaşacağı ve İslamiyete  iktida edeceği ve İslâmiyet’in cihanda mutlak hâkim olacağı tarihleri  göstermektedir.“ (Hazinetul Burhan) 

 Ahmet Feyzi Kul ağabeyin mezkur ayet-i kerimenin ebced değerlerine bakması  neticesinde bulduğu tarihler ehemmiyetli hadiselerin vuku tarihi olmakla beraber  mühim eserlerin telif edilme tarihidir. 

  • 1931-1932 tarihleri Mektubat eserinin bir takım risalelerinin telif edilme zamanıdır.  Hazret-i Üstadımızın 1. Mektupta hayat tabakalarından ve Hazret-i İsa aleyhisselamdan  bahsetmesi, hem 3. Ve 4. Mektuptan çam dağında mutlak bir yalnızlık içerisinde  olduğunu anladığımız Üstadımızın Hazret-i İsa aleyhisselamın meskenleri olan  yıldızlardan, seyyarelerden, semavattan bahsetmesi meselemize delil olur  kanaatindeyiz. Demek o tarihlerde Çam dağında Hazret-i Üstadımız, Hazret-i İsa  aleyhisselamın ruhaniyeti ile mülaki olmuştur ve aldığı dersleri telif etmiştir. 
  • 1941-1942-1943 tarihleri ise yukarıda örnek olarak verdiğimiz 3. ve 6. Şuaların ve 7.  Şua’nın telif tarihidir. Evet, 7. Şua’da Kainattan Halık’ını soran bir seyyah’ın  müşahedelerini ihtiva eden bu Risalenin anlatım tarzı tıpkı bir nüzulü andırmaktadır.  Önce semavattan başlayarak 33. Mertebede tedricen tüm kainatı dolaşarak her yerde  tevhid delillerini ispat eden bu Risale’nin Hazret-i İsa aleyhisselamın bir dersi ve mülaki  oluşun bir meyvesi olduğu kanaatindeyiz. Ayetül Kübra’nın birinci basamağı olan arabi  mertebelerinin sonundaki ‘…denilmiştir’ ifadesi akla mukadder bir sual olan ‘kim  tarafından denilmiştir?’ suali gelmektedir. Bu suali ancak böyle izah edebilmekteyiz. Yani Hz. İsa Aleyhisselam’ın üstada ders verdiği sırada, Hz. İsa tarafından denilmiştir  Allah’u a’lem. 
  • Ve Hazret-i Üstadımızın isevilerin şahs-ı manevisini temsil eden papalığa göndermiş  olduğu Zülfikar adlı mecmuanın sonuna ‘Hizbul Nuriye’ adındaki bu risalenin arabi  birinci kısmının derc edilmesi meselemizi teyit eden kuvvetli delillerdendir. 
  • Hem bu 1941-42-43 tarihlerinde vazife başında olan ve Hz. İsa ‘nın din-i hakikisini esas  itthaz eden muharip isevi cemaatine de kuvvetli bir işaret var. 
  • 1990-1992 tarihleri komunist Rusyanın yıkılması ve Avrupa birliğinin kurulması  tarihlerine hem daha başka Müslümanlar ve İseviler adına mühim hadiselerin  yaşanması tarihlerine denk gelmesi gösteriyor ki bu tarihlerde Hazret-i İsa  aleyhisselam’ın şahsı manevisi vazife başındadır. 
  • Son olarak 2040 tarihinde de nüzul hakikatinin gerçekleşeceği veya çok daha büyük  fütuhat-ı islamiyenin zamanına denk gelmesi kuvvetli bir ihtimal olduğu kanaatindeyiz. 

Hem bu iddiamıza bir delil de Fihrist risalesinin ahirine derc edilen takrizdeki şu ifedelerdir. 

Demek Tercüman-ı Nur, ileride gelecek o Zâtın bir müjdecisi, bir talebesidir(Fihrist R/Takriz) 

Hem müjdecisi olması, hem de talebesi olması buraya kadar izah etmeye çalıştığımız tüm  meselelerin izahı niteliğindedir. 

Hem bu kısmın birkaç paragraf öncesinde de şöyle deniliyor:

Madem ki, âhirzamandaki o beklenilen zâtın üç vazifesinden en mühim, en kudsî, en  azametli vazifesi imanı kurtarmaktır. O vazife ise Risale-i Nur ile tamamen yapılmıştır. Bu  dâvânın şâhitleri milyonlardır.  

Güneş harâretiyle, ziyasıyla, elvân-ı seb’asıyla güneştir. Biz bu güneşi gördük, gündüze  erdik. Öyleyse, o ileride gelecek zâtın o iki vazifesi, güneşin, bulunduğumuz arz-ı  medarımıza gelişiyle olacaktır. (Fihrist R/Takriz) 

Evet, o zatın üç vazifesinden ilkini risale-i nur halletmiştir. Diğer iki vazifeyi ise O Zat-ı  Nurani halledecektir. İki vazifenin deruhte edilmesinin O Zatın gelmesiyle mümkün  olacağını anlatırken, semavatta olan güneşin yeryüzüne gelmesiyle olacağını belirtmesi  nüzulu andırdığından burada da O Zat ifadesinden kastedilenin yine Hz. İsa  aleyhisselam olduğu anlaşılır.  

Hem biz güneşi gördük, gündüze erdik demesi birinci vazifenin risale-i nurlarca  halledildiğinden kinayedir. Gündüze ermek risale-i nurlar ile imanı kurtarmaktır. Tabi  gündüze ermek güneş ile mümkündür. Gündüzü aydınlatan nurun menbaı güneştir.  Burda ise dediğimiz gibi güneşten kastedilen Hz. İsa aleyhisselamdır. Demek ki Risale-i  Nur’un menbaı Hz İsa aleyhisselamdır denilebilir. 

Hem İmam-I Rabbani hazretleri Mektubat’ın 3. Cild 20. Mektubunda şöyle buyuruyor: Mektubunuzda, gördüğünüz bir zuhuratta kardeşimiz Hafiz Mehdi Ali’yi Hz. İsa’nın  terbiye ettiğini yazmışsınız. Doğrudur, hafiz kardeşimizin bizim yolumuzla çok alakası  bulunmaktadır. 

Bu ifadeler Üstad hazretlerinin Hz. İsa aleyhisselamdan ders almış  olmasının mümkün olduğunu göstermesinin yanında, ondan ders  alan talebenin isminin “Mehdi” olması da cay-I dikkattir. Allah’u a’lem İmam hazretleri nasıl ki ‘Mirza Bediüzzaman’a  Mektup’ diye meçhul bir talebesine mektup yazarken aslında  birkaç asır sonraki veled-i manevisi olan Bediüzzaman  hazretlerinin kiblesini tayin ediyor, öyle de bu mektubla da  Mehdi aleyhisselamin Hz İsa aleyhisselamdan ders alacağını ve  O’nun terbiyesinden geçeceğini remzen ima ediyor. 

Fakat şu aşağıdaki 251. Mektubta geçen ifadelerde ise sarahaten  beyan ediyor.

Geleceği haber verilmiş olan hazret-I Mehdînin rabbi de, ilm  sıfatıdır. Bu da, hazret-I Alî gibi Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Sanki,  Îsâ aleyhisselâmın iki ayağından biri, hazret-I Alînin başı üzerinde,  ikinci ayağı hazret-I Mehdînin başı üzerindedir. 

Kastamonu Lahikasındaki Paraşüt Mektubu 

  • Kastamonu Lahikasında geçen bu mektubtan dolayı Hz. İsanın nuzülünün onun namına  hareket eden bir taifenin İkinci Harb-i Umum-i esnasında paraşütlerle düşmanın başına  inmesiyle gerçekleşmiş, bitmiş olduğu düşünülebiliyor. 
  • Daha önceki bölümlerde zaten bizatihi ve cismen nüzulün hak ve hakikat olduğunu  delilleriyle göstermiştik. 
  • Zaten dikkatle bakıldığında bu olay ilgili hadis-i şerifin bu olaya işaret etmesi  anlatılmakla beraber esas manasının bu olmadığı belirtiliyor.  

“Herbir âyetin müteaddid manaları vardır. Hem herbir mana küllîdir. Her asırda efradı  bulunur.” (Şualar) 

  • Hadis-i Şerifler de böyledir.Her asırdaki mühim vakalardan işaretler barındırır. Fakat  sarih manası ayrıdır, farklı asırlara bakan işari manaları bütün bütün ayrıdır.Şimdi  lahikadaki ilgili yerlere bakalım.  
  • “Halbuki bu rivayeti, bu hadîsi, hâşâ muhal ve hurafe zanneden zındıkları iskât ve o  zahiri ayn-ı hakikat itikad eden ve o hadîsin bir kısım hakikatlarını gözleri gördükleri  halde daha intizar eden zahirî hocaları dahi ikaz etmek için, o hadîsin bu zamanda da  ayn-ı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak müteaddid manalarından bir manası  çıkmıştır.” (Kastamonu Lahikası) 
  • Açıkça görülüyor ki beyan edilecek mana Hadis-i Şerifin bu zamana bakan  manalarından bir manasıdır. Üstad hazretleri bu hadisi tenkid edenlere karşı hadisi  muhafaza makamında bu izahatı yapıyor, ta ki bu hadislerin muhal olmadığı anlaşılsın.  Yoksa hadis bundan ibarettir demek istememiştir. Demek ki nüzül hakikati o zaman  olmamıştır diyebiliriz.  
  • “Hazret-i İsa’nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.” (Kastamonu Lahikası) Demek ki cismen nüzül edecektir ve o muharip cemaatin paraşütlerle inmesi ancak  bunun bir misalidir. 
  • “Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavî nüzulü kat’î olmakla beraber;  mana-yı işarîsiyle başka hakikatları ifade ettiği gibi, bu hakikata da mu’cizane işaret  ediyor.” (Kastamonu Lahikası) 
  • Burdan da anlaşılacağı üzere Hz. İsanın bizzat kendisinin nüzülü ilgili hadislere binaen  katidir. Fakat bu hadis sadece nuzülden sonrasına ait manaları taşımıyor belki her asra  bakan işaretler barındırıyor. Bu mektubta bu işaretlerden birisi yazılmıştır.  

Barla Lahikasında Geçen Bir Rüyanın Tahlili  

  • “Mektubun bura postahanesinde kaldığı gece, âlem-i menamda şöyle garib bir halet  gördüm. Allah hayretsin. Kamer batn-ı arzdan sür’atle çıkarak, şakulen semavata  yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür’atle yükselişinde hiçbir ziya eseri görülmüyordu.  

Sükûnetle hareketi takib etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, “Alâmet-i kübra  başladı” diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnasında, bir hadde geldi ki parladı,  büyüdü. Bedr-i tam halinin birkaç misli cesamet arzetti. Bu vaziyette içinde bir insan  şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan seraser zulmet  içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğinde, şems sönük bir  ziya ile göründü. Ufku takiben bir müddet şimale doğru gayet sür’atle gitti ve kayboldu.  Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhafaza etmekle beraber, kıyamet kopuyor  diye uyandım.” (Barla Lahikası) 

Bu hayretengiz rüya mademki risale-I nura dahil edilmiş o zaman rüya-i sadıka  nevindendir. Bu rüyanın herhangi bir izah veya tevilini araştırmamıza rağmen  bulamadık. Biz nakıs fikrimizle tevil etmeye çalıştık. Bu rüya –bizim anladığımız tarzda şimdiye kadar izah etmiş olduğumuz meselelerin bir nevi fihristesi gibi çıkması  manidardır. 

Allahua’lem Kamer Üstad hazretleridir.  

Kamerin sür’atle yükselip büyümesi ve en son parlayıp bedr-i tam halinin birkaç  misli cesamet arzetmesi şahs-ı manevinin teşekkül ve tekemmülüne işarettir.  Kamerde çıkarken ve yükselirken hiçbir ziya eserinin olmaması sırran tenevveret  düsturunu gösterir.  

Bu vaziyette görünen insan ya şahs-ı manevinin tekemmül etmiş halidir veyahut o  şahs-ı manevinin mümessili olan üstad hazretleridir.  

Kamerin kaybolup cihanı zulumat kaplaması Büyük deccalin ve onun komitesinin  büyük icraatlara başlayıp hizmetlerin önüne sed çekmeleridir. 

Ufuktan şemsin belirmesi Hz. İsanın nuzul etmesidir.  

Ziyasının sönük olması vazifesinin çok kısa bir süre süreceğini gösterir. 

Mağrib tarafında ve bir mızrak boyunda gözükmesi Hz. İsanın zaman-ı nuzulunun  yevm-i dünyanın ikindiden sonraki kerahat vaktinde olmasıdır.  

Ufku takiben süratle şimale doğru gitmesi kutb-u şimal dairesinde cereyan edecek  deccalizmi tuzun suda eritmesi gibi eriteceğine işaret ediyor.  

Güneşin kaybolup zulmetin tekrar başlaması galibiyet devrinin biteceğine veya  mü’minlerin kıyameti görmemeleri için ruhlarının kabzedilmesine veyahut  kıyametin kopacağına işaret ediyor ki Hulusi ağabey kıyamet kopuyor diye  uyanıyor.  

Kamer ışığını şemsten alır. Bu da üstad hazretlerinin Hz. İsadan ders almış  olabileceğini gösteriyor.  

Kamerin batn-ı arzdan çıkması fakat şemsin birden bir mızrak yükseklikte belirmesi  Hz. İsanın tekrar tevellüdünün olmayacağı ve nuzül edeceğini gösteriyor.

1.686

Tagged: Tags

Bir cevap yazın