Risale-i Nur ile ilgili çalışmalarınızı, konularlarisale@gmail.com’a gönderebilirsizniz.
“Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset namına istifade edildi zannıyla, şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedid hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.” Sünuhat
“Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.” Lemalar
“İstibdat ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libası giysin ve ismini taksın, rast gelsem sille vuracağım” Münazarat
“Avrupa, bizdeki cehalet ve taassup müsaadesiyle, şeriatı –hâşâ ve kellâ– istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdad tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmiinde meb’usana hitaben feryad ettim. Ve söyledim ki: Meşrutiyeti, meşruiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira cahil efrad ve avam-ı nâs kayıdsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihracı mümkün olduğunu dava ettim. Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemaya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim.” Divan-ı Örfi
“Ben Vilayat-ı Şarkiye’de aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki: Dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira o vilayatta yarı-bedevî vatandaşların zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir.
Ve o sâik ile Dersaadet’e geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte –şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan– istibdatlar, merhum Sultan-ı Mahlu’a isnad edildiği halde; onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hata ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserisi bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilayat-ı Şarkiye’nin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki bu dehşetli mahkemeye girdim!..”
“Daire-i İslâm’ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve “Aslah tarîk, musalahadır.” mülahazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialata mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum Sultan-ı Sâbık’a, ceride lisanıyla söyledim ki:
‘Münhasif Yıldız’ı dârülfünun et, tâ Süreyya kadar âlî olsun! Ve oraya seyyahlar, zebaniler yerine, ehl-i hakikat melaike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun! Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî dârülfünunlara sarf ile millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimat et. Zira senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et! Zekâtü’l-ömrü, ömr-ü sânî (Ömer-i Sânî) yolunda sarf eyle.’
Şimdi muvazene edelim: YILDIZ, eğlence yeri olmalı veya dârülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasbedilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.
Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim, demek yarı cinayet ettim. Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi”
“On Birinci Sual: Herkes meşrutiyete yemin ediyor. Halbuki ya müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalif veya muhalefet edenlere karşı sükût etse acaba keffaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masum olan efkâr-ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hüküm-fermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenasüh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!”
“İSTİBDAD, ZULÜM VE TAHAKKÜMDÜR. MEŞRUTİYET, ADALET VE ŞERİATTIR. Padişah, Peygamberimizin EMRİNE İTAAT etse ve YOLUNA gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. YOKSA, PEYGAMBERE TÂBİ OLMAYIP ZULÜM EDENLER, PADİŞAH DA OLSALAR HAYDUTTURLAR. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.”
“Bu hükûmet zaman-ı istibdadda AKLA HUSUMET ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer HÜKÛMET BÖYLE OLURSA; yaşasın CÜNUN, yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın Cehennem!.. Ben zâten bir zemin istiyordum ki, EFKÂRIMI ONDA BEYAN EDEYİM” Divan-ı Harb-i Örfi
“Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harbde bana da sual ettiler Sen de şeriatı istemişsin? Dedim: Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil.” Divan-ı Örfi
“S- Ne diyorsun? Şu sena ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir: ﺣُﺮِّﻳَّﺔٌ ﺣَﺮِّﻳَّﺔٌ ﺑِﺎﻟﻨَّﺎﺭِ ﻟِﺎَﻧَّﻬَﺎ ﺗَﺨْﺘَﺺُّ ﺑِﺎﻟْﻜُﻔَّﺎﺭِ
C- O bîçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibahe mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e Ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-u esasîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte yahu, Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve kanun-u esasînin müsemmasız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur.” Münazarat [Mecburi istibdadı bile Said Nursi hicbir zaman hoş görmemiş her zaman meşrutiyetten yana olmuştur, Hürriyet olarak telakki etmemistir.]
“İşte nev’-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile, hakikî imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün:
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hürriyet; Çalış idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı hakikat; Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Veyahut:
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imha-yı fazilet; Çalış vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhâssa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. ” Lemalar [Burada müstahak olmayandan kasıt ittihad dönemindeki daha büyük istibdatla mukayeseden ve şiirdeki eleştiri aracı olan kelimelerden dolayı olduğu kanaatindeyim(‘Şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler.‘ Divan-ı Örfi) yoksa ittihadın hürriyet adı altındaki istibdadın yanında daha hafif kalan istibdat dönemindeki siyaset tarzına karşı olmadığı anlaşılmamalıdır. Ya da zâtın yüzüne değil de siyaset tarzının yüzüne.
‘âlem-i şuhudumuzda bir yarım asra takarrub buyuran etvar ve akval ve harekât ve sekenatınızdan ve bu müddet zarfında devr-i istibdad ve meşrutiyet ve cumhuriyette birbirinden beter ibtila ve imtihan ve çilelerinizden ve tevarih-i muhtelifede azamî ağır şerait dairesinde…’ Tarihçe-i Hayat ]
“Şedid bir istibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdad ve hafiyelik tenasüh etmiş. Ve maksad da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!” B.Cevab Veriyor
“Eğer meşrûtiyet, İttihâdcıların istibdâdından ibaret ise şeri’ata muhalif hareket demek ise, bütün dünya şahid olsun ki, ben mürteciyim.”D. H. Örfi
“Ey paşalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki: Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü’ ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.”
Divan-ı Örfi [Said Nursi İstibdat dönemlerinde söylediklerine pişman olmuş olsaydı son dönemlerinde istibdat donemi karşıtı yazılarını tekarar yayınlatmazdı. Üstad talebelerini istibdat dönemlerine karşı eğitiyor. Sultan Abdülhamit’e karşı olmadığını kabul etsek bile istibdat’a karşı olmadığını iddia edemeyiz evet Said Nursi ilkeleri gereği şahıslara (Abdülhamit) karşı çıkmadığını kabul etsek bile siyaset tarzına (İstibdat, dini menfi tarzda kullanma) karşı çikmadığını söyleyemeyiz.
Sonuç olarak: Said Nursi Sultan Abdulhamid’e ne kızıl sultan ne de ulu hakan dememiştir. Ve yanlış politikalarına da muhalefet etmekle birlikte yol göstermiştir. Muhalefetlik yerleri üçüncü Said döneminde yine de yayınlamıştır. Ulu hakan bile olsa sistem yani siyaset tarzı ulu sistem değildir.
Said Nursi dindar olan Sultan Abdülhamit’i de Adnan Menderesi de uyarmıştır. Adnan menderes’e gönderilen ikaz mektubunu okumak için;
Said Nursi’nin İttihat ve terakki dönemindeki serzenişleri (on bir buçuk cinayet ve sual)