“Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir.“Tarihçe-i Hayat
“Bu zaman ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir.“
“Riyaset-i şahsiyenin (şahsî reisliğin) kat’iyen aleyhindeyim.” Münazarat
“Meb’us hürdür, hiçbir tesir altında olmamak gerektir” Münazarat
“Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid (tek şahıs) idi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûrâlar (Meclisler) o ruhu temsil eder” Münâzarât
Said Nursi sırf şahsını ön plandan çıkartmak için mezarının yerinin belli olmamasını bile vasiyet etmiştir.(Bu yüzden bir ‘Said Nursi Türbesi’ yoktur)
“S- Şeriatın bazı ahkâmı, meselâ valilerin vazifelerine taalluku var.
C- Bundan sonra bizzarure hilafeti temsil eden Meşihat-ı İslâmiye ve diyanet dairesi; hem âlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzare olacaktır. Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun şahs-ı manevî bir fetva emini ister...” Münazarat
Görüldüğü gibi Hilafet bile tek kişinin elinde olamaz.
“BU ZAMANDA ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset TOPUZUYLA(zorla ve baskıyla) hareket edilse, galebe çalınsa o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, TOPUZ(zorbalık) böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez.” Mektubat
”‘Neme lâzım, başkası düşünsün’ İSTİBDADIN yadigârıdır.” Divan-ı Harb-i Örfi
“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes’ele ise; hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira, dünyevî SAADETİMİZ MEŞRUTİYETTEDİR. Ve İSTİBDADDAN HERKESTEN ZİYADE BİZ ZARARDÎDEYİZ.” Divan-ı Harb-i Örfi
“Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.” Münazarat
“Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın İSTİBDAT ve TAHAKKUMLERINE karşı eskiden BERİ MUHALEFETLE çalışanlardanım. Onun için, bütün KUVVETIMLE ADALET-i tâmme lehinde, zulüm ve TAGALLUBUN ve TAHAKKUMUN ve İSTİBDADIN ALEYHINDEYIM.” Lemalar
“Herkesin bir FİKRİ var. İşte SULH-u umumî, AFFI-ı umumî ve REF’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir İMTİYAZ ile, başkasına HAŞERAT nazarıyla bakmakla NİFAK çıkmasın.” Divan-ı Örfi
“Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir. Bu acib halin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha câni görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, İÇTİMAİ AHLAKI(sosyal ahlak) da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sû’-i kasd hükmündedir.” Tarihçe-i Hayat
“S- Ulema-i eslaf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?
{*: Bu sual-cevab dahi her zaman yaşıyabileceğinden, o kırk sene evvelki ders şimdi dahi lüzumludur, yaşar.}
C- Bin kerre evet. Zira ağleb-i şuara kasidelerinde, çok müellifler kitablarının dibacelerinde zamandan şikayet ve dehre itiraz ve feleğe hücum etmiş ve dünyayı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün itirazat okları, mazinin muzlim perdesine sarılan istibdadın bağrına gider. Ve işiteceksiniz ki; bütün vaveylâlar istibdad pençesinin tesirinden gelir. Gerçi istibdad görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin ruhu istibdadın manasıyla tesemmüm ederdi ve bir zehir atanı bilirdi. Bazı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir feryad koparırlardı. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünki karanlıkta ve toplanmamış idi. Vaktâ ki o mana-yı istibdadı, def’i muhal bir bela-yı semavî zannettiler; zamana hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünki bir kaide-i mukarreredir: Birşey cüz’-ü ihtiyarînin dairesinden ve cüz’iyetten çıkıp külliyet dairesine girse, veyahut bihasebil’âde def’i muhal olsa; zamana isnad edilir ve kabahat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temaşa etsen göreceksin ki; feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir yeis olarak kalbde tahaccür eder…” Münazarat
“Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dibden başka, hiç kimse kimseye TAHAKKÜM etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun” Münazarat